Zaferle gelen yeni imkânlar

Türkiye'nin 16-17 Aralık AB zivresindeki zaferinden sonra Rumların telaşı, Kıbrıs'ta çözümle tam üyeliğin aynı güne denk düşmesini sağlayabilir.

Bakmayın muhalefet partilerinin ve bazı konuları yeterince bilmeyen, fikri takıntıları gerçekleri görmelerini imkânsız kılmış köşe yazarlarının yazdıklarına. 16-17 Aralık zirvesinde özellikle Kıbrıs paragrafı Türkiye için bir zafer niteliğinde.
Zirve öncesinde durum şuydu: Türkiye, zirve tarihine kadar Gümrük Birliği'ni 10 yeni üye ülkeye genişleten ve yanı sıra bazı başka unsurları da içeren uyum protokolünü imzalayacağını vaat edecek. Sonra da, müzakerelerin fiilen başlayacağı günden önce de Güney Kıbrıs'ı diplomatik olarak da tanıyacaktı.
O zamanlar bize söylenen ve birkaç kez bu köşeye de yansıyan şey, 'Resmen tanımadığınız bir üye ülkeyle aynı masanın etrafında oturup müzakere yürütmek mümkün değildir' cümlesiydi.
Oysa demek diplomaside gerçekten çözümler tükenmiyormuş ve demek gerçekten yeni yeni pek çok çıkış imkânı bulunabiliyormuş.
Bir kere bu zirve kararıyla en azından 3 Ekim'de fiilen başlayacak müzakereler öncesinde Türkiye Kıbrıs'ı diplomatik tanıma zorunluluğundan kurtuldu. 3 Ekim'e kadar yapmamız gereken şey, protokol metnini Avrupa Komisyonu ile müzakere etmek, gerekirse bazı çekinceler koyarak onu imzalamak.
Yani gerçekte Türkiye'nin Kıbrıs konusunda elde ettiği zaman sadece 10 ay falan değil, daha fazla.
Tabii bu arada Türkiye'nin çözüm yanlısı tutumunu sürdüreceğini, 'bir adım önde olma' politikasıyla ortaya somut öneriler getireceğini ve bir anlamda Kıbrıs konusunda Rum-Yunan tarafına göre elini hep yüksek tutacağını varsayıyorum.
Bakın günlerdir Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi'nde bir telaş bir telaş. (Garip kelimesini kullanmalı mıyım bilmiyorum ama aynı telaşı Rauf Denktaş'ta da görüyoruz. Galiba o da durumu henüz tam olarak kavramadı.)
Rum tarafı bu telaş içinde ciddi stratejik hatalara da gidiyor. Mesela dün Radikal'de Yorgo Kırbaki'nin haberinde okuduğumuz Papadopulos'un beş önerisi. Bu önerilerin son ikisinde, Papadopulos iki şey talep ediyor: 1. Kıbrıs müzakerelerinde bir 'hakem' olmasın; yani geçen sefer olduğu gibi anlaşmazlık noktalarını BM Genel Sekreteri doldurmasın, onun yerine tarafların uzlaşması ve referanduma sunulacak metni oluşturmaları beklensin; 2. Görüşmelerin sonu için bir son tarih konmasın, 3 Ekim bir son tarih gibi algılanmasın, yani Kıbrıs'ta çözümün şimdiden öngörülmüş bir tarihi olmasın, çözüm mümkün olduğunca geç gelsin.
Bu iki öneri, bir bakıma Türkiyeli şahinlerin de talebi aslında. Ve eğer Rum tarafı bunları kabul ediyorsa, Türkiye ve Türk tarafı da edebilir. Bizim Kıbrıs şahinlerimiz hep, 'Kıbrıs'ta Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğinden önce çözüm olmasın, olsa bile yürürlüğe girmesin' diyorlardı. Şimdi Papadopulos da fiilen aynı noktaya geldi.
Yani, Türk ve Rum tarafları 2005 yazında görüşme masasına oturabilirler. Önlerinde Annan Planı'nın 3. versiyonu bile olabilir görüşmecilerin. Görüşmelerin bitmesi ve referandum için bir son tarih olmayacağına göre bu görüşmeler uzun, çoook uzun bile sürebilir, hiç sakıncası yok.
Kıbrıs'ta görüşmeler devam ettiği ve Türk tarafı olumlu tutumunu koruduğu sürece, Türkiye'nin AB müzakerelerinde Kıbrıs'tan kaynaklanan bir zorluk da yaşanmaz, en azından görüşmeler sürdüğü için Türkiye Kıbrıs'ı tanımak zorunda bile kalmaz.
Kıbrıs'ın durdurucu etkisi olmayınca Türkiye'nin müzakereleri çok hızlı yürüyebilir ve bizim tarım ve çevre konularında bazı 'safeguard'ları kabul etmemiz, AB'den almamız gereken mali kaynağı da 2014 sonrasına ertelememiz halinde müzakereler gerçekten 5-7 yılda tamamlanabilir.
İşte o zaman, Türkiyeli Kıbrıs şahinlerinin (ve bir dönem Denktaş'ın) söylediği olur, Türkiye'nin tam üyeliği ile Kıbrıs'ın çözümü aynı güne denk getirilebilir.
16-17 Aralık zaferi ve Rumların içine girdiği telaş hali bu imkânı yaratmış gibi gözüküyor şimdilik...