Güreşimden kaç!

Bir hafta dediğimiz şey aslında koca bir yalan. Düşünsenize bir haftada kendinize kaç saat ayırabiliyorsunuz? Eve geldikten sonra ne yapıyorsunuz? Esasında bir hafta olarak algıladığımız şey, izlediğimiz dizinin yeni bölümü...

Bir hafta dediğimiz şey aslında koca bir yalan. Düşünsenize bir haftada kendinize kaç saat ayırabiliyorsunuz? Eve geldikten sonra ne yapıyorsunuz? Esasında bir hafta olarak algıladığımız şey, izlediğimiz dizinin yeni bölümü, boş kafayla baktığımız magazin programındaki bikinili güneşlenen terracotta rengindeki birtakım hayattan uzak insanların kıçının başının görüntüsü. Ben size buradan söyleyeyim, onların bir haftası bizimkilerden çok daha uzun. Çünkü daha güzel. Eh biraz daha deri kanseri açısından yüksek risk bölgesinde olsalar da, kim bir Helin Avşar ya da Eda Taşpınar kadar bronz hatta pirinç bir cilde sahip olmak da güzel bir şey olmalı. Düşünsenize, sabahtan akşama kadar yapmanız gereken şeyler var. Mesela hiçbir şey yapmadan güneş altında durmanız gerekiyor... Tabii ki sıkılmamak için tüm güneş banyosu manyağı güzel kızlarımız ne yapıyor? Cep telefonuyla konuşuyor tabii ki. İyi de hem sen tuğla gibi pişene kadar güneş altında dur, ozonun ortası delik zaten, bir de üzerine saatlerce cep telefonuyla konuş... Vah kızım vaaah, vaaaaaağğğh (Sakıp Sabancı aksanıyla). Allah korusun, 60-70 faktör güneş kremlari korusun, bu kızlar bir sonraki yazı göremezse ne olacak? Aldıkları radyasyondan fazladan memesi çıksa bu kızlardan herhangi birinin, kim engel olabilir? Aşırı güneş ve cep telefonu şuası yüzünden kızların sırtlarında, göbeğinde kafalar çıksa (Total Recall) o magazin muhabereleri kim ya da kimlerle röportaj yapacak? Göbekteki kafayla mı yoksa, tek tarafı cep telefonuna yapışmış kafayla mı? Korkuyorum güreşimden kaç!
Geçtiğimiz hafta, hastası olduğum iki güzel kadın bir şekilde tartıştı. Bunlardan biri Nuray Mert, diğeri ise Perihan Mağden. Hatta Hürriyet hemen vazife çıkarıp, çok komik bir köşecikle bu durumu okurlarıyla paylaştı. Birbirine kalemlerle saldıran iki çöp adamla tasvir edilen bu güzel kadınların durumu beni tabii ki bağlıyordu. Neden mi? Çünkü ben bu kadınlardan ikisine de aşığım onu fark ettim. Aşığım dediysem kavramsal olarak yani. Fedon gibi, esmer ve yekpare, aynı zamanda çapkın ve civciv... Tam bu duruma el atmak için solaryum seanslarına başlamıştım ki mevzu kapandı. Özledim, terinin kokusunu özledim.
Al bak bu hafta Vatan gazetesinde şöyle bir haber vardı: 'Bozulan Kuran yüklü iPod'u ne yapmalı?'... Zaten soru bununla da kalmıyor. 'iPod'a Kuran yüklenir mi? Dinen bir sakıncası var mı?' diye de devam ediyor. Profesör Süleyman Ateş de diyor ki: "Eğer o iPod'da klasik Türk musikisi ve tasavvuf müziği varsa, aynı alete Kuran-ı Kerim'in eklenmesinin bir sakıncası yok. Ama insanları şehvete kışkırtan, dine aykırı müzikler varsa, aynı cihaza Kuran-ı Kerim'i yüklemeyi doğru bulmam. Çünkü Kuran'a saygısızlık olur. Biri şehvete diğeri ruhaniyete sevk ediyor. Cihaz bozulduğunda ise bir yere gömmek ya da yakmak gerekir. Çünkü Hz. Ömer zamanında da yıpranmış mushaflar (Kuran'ın kopyaları) yakılmış. Bu nedenle çöpe atılmamalı, saygı gereği yakılmalı. Kuran'a saygı bunu gerektirir."
Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı? Aslında bir de bu iPod'un video gösterenleri var. Mesela içinde 'Lost'un 3. sezonunun bulunduğu iPod'larda durum ne olabilir?
Herkes kendine yakışanı yapar... İşte Türk magazincilerinden bir kavramsal sanat işi daha! Anlatayım: 'Özel Hat' adlı programda magazin haberleri akıp gitmektedir. Aradaki 'gelecek program' nitelikli 'azzz sonra' kısımlarında (ki şimdi de o 'azzz sonra'lar çok çirkin tasarıma sahip birer 'Birazdan'a dönüşmüş) programın ilerleyen dakikalarında çıkacak haberler gösterilmektedir. Buraya kadar gayet normal. Fakat birdenbire ne olmaktadır? Ekrana siyah-beyaz bir İbrahim Tatlıses görseli çıkar. Üzerine deli gibi uzun süren bir biiiiiip sesi ve anlaşılmaz bir yazı: Herkes kendine yakışanı yapar! İşte Türk magazinciliğinin gurur dakikaları... Bip sesi ve İbrahim Tatlıses'e verilen bilinçaltı mesaj. Evde bunu gördüğümde 'Bu haberi izlemeden uyumayacağım' demiştim kendi kendime ama nasip olmadı ne yazık ki. Sanırım geçtiğimiz hafta İbo ve oğlunun (artık o da bir İbo) magazincilere saldırıp kameralarını kırmasıyla ilgili bir haberdi. Ama ne haber? Kavramsal sanat. Yani şu magazin programlarını İstanbul Modern'in duvarlarına yansıtıp yanına bir de antin kuntin bir açıklama yazısı yazsam sanat milyoneri olurum. En azından sanatla manatla ilgilenen marjinal kızların ilgisini çekebilirim. Bu da bi şey. Onu da bulamayan var. Ha diyeceksiniz ki o kavramsal İbrahim Tatlıses enstalasyonundan hoşlanan kızdan hayır gelir mi? İşte orasını da zaman ve tabii ki mekân gösterecek...
Günaydın'da bir haber gördüm ve artık Kelebek almamaya karar verdim. Haberde Demet Akalın: "Her gün bir yerde konser veriyorum, çok para kazanıyorum ama harcamak için vaktim yok" demiş. O kadar üzüldüm ki sevincimden ağlamışım. Sahneye mayokini üzeri şortla çıkan Demet Akalın'ın tüm parçalarına (özellikle de Aşkın açamadığı kapı / kanatlanıp uçamadığı yer mi var parçasına) hastayım. Burdan Demet'e bir yardım eli uzatmak istiyorum. Demet, istersen harcayamadığın paraları Radikal'e yolla. Gazetede Serdar Kuzuloğlu var. O yolladığın paraları bana internet yoluyla iletir, ben de senin için doyasıya harcarım. İnan bir günde 600 milyarını harcadığımı görünce o kadar sevinceksin ki, benim gibi ağlayacaksın. Ama sevinçten...
Hepinizi marley desenli halı kaplattığım salonda seviyorum. Akşam cam açık kalmış, içeriyi sivri basmış, artık kusura bakmazsınız. Hadi baaay!