Her Türk bir gün özelleşmeyi tadacak!

Ekip sağlam takılıyor. Baştaki otorite adı verilen 'şey', valla aynı Carpenter'ın 'Thing' filmindeki gibi bir şey... Filmde kutup yöresinde yaşayan bir varlık anlatılır.

Ekip sağlam takılıyor. Baştaki otorite adı verilen 'şey', valla aynı Carpenter'ın 'Thing' filmindeki gibi bir şey... Filmde kutup yöresinde yaşayan bir varlık anlatılır. Varlık etkisi altına aldığı her canlıyı bünyesine katıp amorf bir form halinde ortalıkta dehşet saçar. Kolun altından köpek kafası çıkar, baş altından başka bir baş çıkar, sağdan soldan kol bacak fırlar. Değişik bir şekil anlayacağınız...
Neyse, bu film bana hep bizim hükümetleri hatırlatıyor. Aslında seçim öncesinde AKP'de piyasada Tayyip'ten başka kimseler görünmediydi. Ama seçimden sonra Babacan'ı geldi, Unakıtan'ı geri döndü, Pepe'si çıktı... Hükümette şimdi böyle bir enteresan ortam var. Herkes düdüğünü ayrı öttürüyor. Enerji Bakanı çıkıp, 'Arkadaşım yüzde 2 alacağın vergi için neden milli değerleri satıyoruz, ormanları yok ediyoruz?' diye soranlara, 'Kökün dışarıda galiba senin' diyebiliyor. Orman müdürleri 'Altın aramak iyidir' diyebiliyor. Elinde purolu tahtakafalar golf oynasın diye Belek'te, orada-burada ormanları tıraşlıyoruz.
Crouch attıkça atıyor
Durumumuz Liverpool karşısındaki Beşiktaş'tan fena. Öyle diyeyim. Crouch attıkça atıyor kafayı oramıza buramıza. Benayoun gömdükçe gömüyor golleri adeta. Bu kafayla gidersek Türkiye olarak, 10 yıl içinde hepimiz Ertürk Yöndem'in 'Bu çocuklar bizim' müziği eşliğinde sürünüyor oluruz. Devlet toprağını korumuyor, hükümet sermayenin elinden tutuyor, Türkiye batıyor da batıyor.
Bizimkiler için Kyoto myoto da yalan! Adamlar inanmışlar bi kere. Karbon emisyonu artırma konusunda dünya birincisiyiz. Trafik kazalarında dünya birincisiyiz. Yani bazen insan düşünmeden edemiyor. Acaba ülke olarak teknolojiyle karşılaşmasak da çevremize bu kadar zarar verebilir miydik diye. Arabadan giderken camı açıp sigara izmariti atmak gibi değil. Deniz kıyısında poşet bırakmak gibi değil, daha heybetli bir pislikten bahsediyorum...
Bakın, pislik dedim aklıma geldi. Kış aylarında Beşiktaş-Üsküdar motor iskelesinin hemen yanından Boğaz'a lağım salınıyor. Bundan bir-iki yıl önceydi. Üsküdar'dan Beşiktaş'a geçmekteyiz. Hava biraz rüzgârlı. Beşiktaş tarafında deniz komple kahverengi. Lağım kahverengisi. Parça tesirli bombaları hemen suyun üzerinde seçebiliyorsunuz. Hani biraz daha dikkat etseniz, Beşiktaş'taki insanların sindirim alışkanlıklarını bile anlayacaksınız.
Neyse, tekne tam iskeleye yanaşırken aniden bir dalga çıkmasın mı? Motorun önünde duranların hepsinin üstlerine başlarına lağım suyu fışkırmasın mı? İnsanlar düpedüz bok yağmurunda şemsiyesiz kalmasın mı? Lafı herhangi bir yere bağlamak istemiyorum... Ama zorlayacağım ve olacak.
Pakistan şehri gibi
İstanbul, 2010'da Avrupa'nın kültür başkenti mi olacak? Nasıl olacak? İstanbul denildiği zaman nereleri anlıyoruz? Yenibosna İstanbul'da mı? Avcılar İstanbul'un içi mi? Hadımköy'de oturan İstanbullular yılda kaç kez denizi görebiliyor? Neyse, uzun lafın kısası Boğaz kıyısı ve birkaç kilit nokta dışında İstanbul, kimse kusura bakmasın, hani bizim dost ve kardeş ülkemiz Pakistan var ya... Hani darbenin bile darbesi olan ülke, diktatörler tarafından dürtülen ülke Pakistan var ya... İşte İstanbul'un herhangi bir Pakistan şehrinden farkı yok. İstediği kadar Haliç olsun, Boğaz olsun, ada Moda olsun. Yok işte.
Şehrin ocağına incir ağacı dikmişiz. Hem de yoğurtlusundan. Ocakla da kalsak iyi. Koskoca şehirde yeşil alanların, beton alanlara oranı diye bir sayıdan bile bahsedemiyoruz. En son ne zaman 30-40 tane ağacı bir arada gördünüz? Hepinizi Maslak'a bekliyorum. Mashattan adı altında birtakım beton kuleler yapılıyor. İnsanlar buralarda oturmak için deli gibi paralar veriyor. Ya, Maslak'ta köpek bağlasan durmuyor, millet milyarları dayıyor. Neden? Çünkü Türkiye'de emlak çok büyük yatırım. Tek neden bu da değildir herhalde. Ya o Manhattan denen yerin bile biraz yakınlarında Central Park diye dev boy bir park var.
'Yeşilimizi bize verin ulan!' diye bağırmak istiyorum. Öncelikle Karadenizli tüm müteahhitlere, ardından 80'li yıllardan itibaren gecekondu belasını ve yamuk kentleşmeyi başımıza saran rahmetliye buradan sevgilerimi yolluyorum.
Ya, cennetin tasvirinde bile ağaç, nehir var. Güzelliklerin hepsi doğada. Hiçbir kutsal kitapta 'Cennet öyle bir yerdir ki, oradaki dağların hepsini siyanürle zehirlidir. Denizi asit gibidir. Meyveleri hormonlu, tabiatı leş gibidir' yazmaz. Yani diyorum ki zaten cennet yaratmak zor bir şey değil. Hatta cennet gibi yerler yaratmak için bir şey yapmak gerekmiyor. Tam tersine hiçbir şey yapmamak, yeşile dokunmamak gerekiyor. Peki neden dokunuyoruz gibi gerzekçe bir şey sorayım mı? Yok canım, para için olduğunu hepimiz biliyoruz.
Nuh'tan sonra tufan
Zaten hükümet oldun mu tuttuğunu özelleştireceksin arkadaş! Ne bileyim, mesela ben hükümet olsam, önce insanlardan aldığım vergilerle her yere bir sürü yol, köprü yaparım. Sonra da bunlardan para almaya başlarım.
Mesela evinden işine mi gidiyorsun? Eğer köprüyü kullanıyorsan para ver bana. Otoyol mu kullanıyorsun, hadi bana para ver... Böyle bi süre idare ederim. Milleti de kandırırım bir güzel. Derim ki, 'Bana verdiğiniz paralar işin masrafı. Masraf bitince beleş olacak köprü möprü', sonra da çaaat satarım bu köprüleri. Özelleştiriveririm aniden. Sonra kim ne yapacaksa, kimi yapacaksa yapsın. Nuh'tan sonra tufan. Hatta böyle gidersen Nuh sırasında bile tufan.
Ha, halk protesto mu ediyor onu bunu? E ben de koskoca hükümetim, ben de inat ederim. Nasıl olsa karşımdaki sadece bir insan. Hayatının değeri olmayan bir insan. İnadıma karşı kaç nesil dayanabilir ki? Bergama'daki köylülere ne oldu? Baydım onları bir güzel. İnadımla baydım. Kazdağı'nda ne olacak? İnat edecem ayol! Hem de ne inat! Adeta İbrahim Tatlıses'e küsmüş bir Bülent Ersoy gibi inat edeceğim. Nasıl olsa kazların da viyaklaması kesilecek bi noktada...
Yani benim gibi geyikçi birini bile böyle ciddi şeyler yazmak zorunda bıraktığı için tüm bu sistemin altına tabure koyayım. Unutmayın bu sıralar altına yatıran kazanıyor! Yatırdık mı tamam! Yattara! Emerson, gömerson, domaldinyo!