In the tabele!

Bu hafta kötü geçti. Daha önce de kötü geçiyordu ama ilgilenmiyorduk. Reddediyorduk. Gerçeklerden kaça kaça 2007'ye kadar geldik, sonra zurna zırt dedi.

Bu hafta kötü geçti. Daha önce de kötü geçiyordu ama ilgilenmiyorduk. Reddediyorduk. Gerçeklerden kaça kaça 2007'ye kadar geldik, sonra zurna zırt dedi. İnsanlar sokağa döküldü. Askerlik şubelerinin önünde kuyruklar oluştu. Savaş başladı gibi bir şey. Sokakta insanların suratlarında depremden sonra gördüğüme benzer ifadeler.
Herkes korkmuş. Korkmayanlar da nefret ediyor. Nefret edenlerin bazıları coştukça coşuyor. Köşe yazarları çıldırmış. Kimi birkaç F-16'yla olayı tatlıya bağlıyor. Kimi haritanın sağ tarafını toptan silip süpürüyor. Kimi Amerika'ya lanet okuyor... Durum düğün çorbası gibi. İşin fenası bu düğünde zevk almak yok. Sanki çok terso bir mahallede herkes alkol almış ve bir yerde ufak çocuklar kavga ediyor. Gerilim nefreti besliyor. Nefret de insanları akıldan uzaklaştırıyor.
İlkelleştikçe akla olan mesafe azalıyor, ilkelleştikçe öfke, şiddet ve polis devletinde yetişmenin de verdiği isyan duygusu açığa çıkıyor... Tabii ki çıkacak. Bunca zaman hayatında hiçbir şey düzelmemiş insanlarız. 'Her şeyi devletten beklemeyelim' lafının çıktığı bir coğrafyadayız. 'Aman ya, polis yok, ters yönden şimdilik gireyim' felsefesinin hâkim olduğu bir ülkedeyiz.
Sorunları konuşarak değil, kafa ayarı çekerek, kafada belde odun kırarak çözdüğümüz bir toplumdayız. İleri olmaya çalışan ama olamayan, halkından giderek uzaklaştırılmak istenilen bir toplumdayız. Farklı kültürlerin o meşhuuuur mozaikte pek de hoş karşılanmadığı bir toplumdayız. Her bayramda trafik kazasıyla en az 80-100 kişinin öldüğü bir toplumdayız. Düşünsenize, her bayram garantili en az 60 diyelim- canı trafiğe kurban verdiğimiz bir toplumdayız. Ama trafik gibi sadece kuralları etkin uygulamakla bile sağlıklı bir çözüme ulaşabilecek bir sorunda bile yıllardır bi skim yol almamış bir toplumdayız. Aslında bu konuda devletin biraz daha dikkat etmesi gerekirdi. İnsan şimdi düşünmeden edemiyor, trafik gibi basit bir konuyu bile yıllardır çözemeyen devlet yapısı terör gibi bir belayla nasıl başedecek? Her yeri yakarak, yıkarak mı? Bilemiyorum.
Asıl bilemediğim bundan sonrası. Bu zamana kadar kafa göz yara yara geldiğimize inanamıyorum. Çözümsüzlüğün, örtbas etmenin devlet politikası olduğunu düşünmeye başlayacak gibi oluyorum. Şaşırıyorum, üzülüyorum... Diğer yandan da sinirden çıldıranları görünce de korkuyorum. Toplum içinde artık nefret elle tutulur gözle görülür bir hale geliyor. Zamanla bu nefret akacak mecra bulacak. Zamanla bu nefret hepimizin sonunu getirecek. Hükümetin, politikacıların artık bir şeyler yapması gerekiyor. Sözün bittiği yere gelmekle hiçbir şey olmuyor.
Terör kafamızı kuma gömerek durmuyor. Facebook'a Türk bayrağı fotoğrafı yükleyerek de olmuyor. Ona buna forward e-posta atarak hiç olmuyor. Yapılması gereken baskı halk tarafından halka değil, halk tarafından hükumete ve bu konuda atıl kalanlara yapılmalı gibi geliyor. Sağ olmak, ölenleri geri getirmiyor. Ayrıca ölenlerin hayatlarından dram cımbızlamak da medyayı daha iyi bir medya yapmıyor. Haber bültenlerinde duygu sömürüsü yapmak, alta ağlak müzik koymak, gidenlerin acısını hafifletmiyor.
Düşünüyorum, o haber kanallarında 'Şehit görüntüsü üstüne konacak müzikler' diye bi klasör mü var? Ölümün fon müziği olur mu? Ölümün fon müziği bir filmden apartılıp ağlayan kardeş, anne, baba görüntüsü üzerine konur mu? Konuyor işte. Bu kadar şuursuz bir medya, bu kadar bilinçsiz bir toplum haline mi geliyoruz yoksa? Kimse de kızmıyor, sadece bir haberi daha izleyip üzülüyoruz. Medya hükümeti eleştirmiyor, ölümlerden dram ayıklıyor. Dram bu coğrafyada en çok yetişen çiçek. Ülkenin bir tarafı baştan aşağı tarla. Çiçekleri sula medya, iyi sula medya.
Zaten bir alt bant attın mı bu televizyonlarda işin kolay. Magazin programı alt bant atıyor 'Şehitlerimizin ruhu şad olsun' diye, sonra veriyor magazini. Adamların ağırbaşlılık, saygı anlayışı bile laçkaya bağlamışsa biz ne yapalım? Bu dâhiyane fikri bulan cins kim? Başka bir durum, Kral TV'de VJ Bülent bana şehit edebiyatı yapmasın kardeşim. İstemiyorum. Normalde haber bülteni görse tutup karakola teslim edecek insanlar birden bire her programda besmele gibi 'Öncelikle şehitlerimizin anısına...' gibi şeyler geveleyip, sonrasında tam gaz programa devam ediyor. Az sonra stüdyoda çalan şarkıya eşlik edip şıkır şıkır oynuyor. Sunucuyla şakalaşıp kaypak kaypak gülüyor.
Tamam, saygı gösterilecek, gösterelim ama böyle eciş bücüş saygı da ayrı bir hakaret gibi oluyor. İnsanlığımdan utanıyorum böylesi 'kalıp insanları' görünce. MSN'i açarken üç kere 'Türkiye Türkiye Türkiye' yazanın ne derece ülkesine faydası dokunur? Bu mudur? E, Türkiye'de budur...
Aslında yazıya Fatih Terim'in internette dolaşan müthiş İngilizce videosunun analiziyle başlayacaktım, nedense böyle oldu. Gelelim yazının geyik kısmına. Adeta Ahmet Yılmaz'ın Mr. Futuretense'ininki gibi fantastik bir İngilizce karşı karşıya kalacağımız şey. İşte gerçekten sözün bittiği nokta:
"It doesn't matter for us, for me. Big games easy than the other games, unfortunately. Everytime is we have the control the games, under the control the games, during the games, we have the some possibility, some big chances, some big okazyon, something like that but, what can i do, sometimes. It is the football, that is the football. Something happened, everything is something happened. But anyway, now is in the tabele, we have to see the situation, now is second position, and, one point more, i don't want to see the back, i want to see the front and i hope so tomorrow my team's..."
Naw i finiş the. I lav yu et dı salon. Big saloon. We have meyve water, some water, votka, raki, şarap. May home iz veri kozi pleys. Aylak tu muvit muvit. Ay sent rispek tu yu. Hevenays vik!