Örovizyon ve ötesi

Geçtiğimiz hafta çok önemli işlerim nedeniyle (World of Warcraft oynamak ve Türk Telekom'un porno sansürünü aşmaya çalışmak gibi çok önemli işler bunlar) yazımı yetiştiremedim.

Geçtiğimiz hafta çok önemli işlerim nedeniyle (World of Warcraft oynamak ve Türk Telekom'un porno sansürünü aşmaya çalışmak gibi çok önemli işler bunlar) yazımı yetiştiremedim. Bir de baktım Radikal Cumartesi dünyanın en iyi eki olmuş. Demek ki olay bendeymiş. Bi hafta yazamadım, Banu Güven Led Zeppelin konserine gitmiş... Sanırım geçtiğimiz hafta en çok Banu Güven'in lezzetli yazısına takıldım. Neden bu konserlere Banu Güven gidiyor? 18 milyon insan arasından nasıl bir şansla (artık şans da değil bal, hatta Anzer balı) Lez Zeppelin konserine gitme fırsatını yakalıyor, diye düşüne düşüne bir hafta boyunca sinire kestim... Neyse şimdi yazıya geçelim.
Sözüm size: Harun, Kerem, Kerem, Burak!
Geçtiğimiz haftanın benim için en zor dakikaları Mor ve Ötesi'nin Örovizyon'a katılma kararlarını anlamaya çalıştığım dakikalardı. Gazetede haberi gördüğüm an hemen küçük bir Ertuğrul Özkök havasıyla önce Harun'u aradım. Telefonu kapalıydı. Sonra grubun akıl fikir işlerine en çok kafa yoran adamı ve davulcuları Kerem'i aradım. Kerem'in telefonu da ısrarlı çaldırmalarıma rağmen açılmıyordu. Sonra 99 senesinde birlikte Fransa'da bir süre yaşadığım dostum ve bas gitarist Burak'ı arayayım dedim. Telefonu bende yoktu. Kahretsindi. Neyse son olarak yıllarca birlikte çaldığım, sevgili arkadaşım diğer Kerem'i (kıvırcık kara kuru olan) aradım. Kerem de açmadı telefonumu. Sinirden önümdeki Milliyet gazetesinde çıkan haberdeki Mor ve Ötesi elemanlarının fotoğraflarına bıyık-sakal, Allah ne verdiyse çizmeye başladım. Tam gitarist Kerem'e sıra gelmişti ki telefonumu bilinmeyen (yani benim bilemediğim) bir numara çaldırmaya başladı. Arayan Kerem'di. Telefonu açmamla birlikte Kerem: "Abi ayıp oluyo, evde grupça oturuyoruz, önemli bi mevzu konuşuyorduk, ne huzur bıraktın ne başka bi şey, zır zır zır çaldıra çaldıra dağıttın konsantremizi. Tam Örovizyon'a katılmama kararı alıyorduk ki senin ısrarlı telefonların yüzünden düşünemez olduk. Katılıyoruz işte, mutlu musun?" diyip ağlamaya başladı...
Sesi zaten konuşmanın en başından beri titrediğinden, "Aman Kerem, takma kafana. Örovizyon dediğin nedir ki? Sonuçta bi iki saatlik bi yarışma. Efendi gibi Türkçe parçanızı söylersiniz, rak müziğinizi icra edersiniz. Üzme kendini, destekliyorum sizi" demiş bulundum. Şimdi başka bi şey desem adam alıngan, üzülecek. Zaten telefondan arkada Harun'un hıçkırıkları geliyordu. "Beğendin mi yaptığını, al işte, al işte. Dünya salam söylüyor!" diye gözyaşlarına boğulmuş bir şekilde ağlıyordu koskoca Haruuuun. Kerem'den rica ettim, "Abi telefonu Harun'a verir misin, ona bi şey diyecem" dedim. Harun telefonu almasıyla birlikte hissettiğim kadarıyla acayip bir duygu boşalması yaşadı. Harun'un titreyen sesi fırından yeni çıkmış bir pide gibi geliyordu. Ona da bu noktada Örovizyon hakkında kötü bir şey söyleyemezdim. Sonuçta adamlar arkadaşımdı. Arkadaşlar kırılmazdı, arkadaşlar da böyle zor günler içindi. "Alo Harun, abi ben Kaan. Ya olum takmayın örovizyon mörovizyon. Türkiye'den süper insanlar katılıyor Örovizyon'a. Bakın eskiden MFÖ de katıldı Örovizyon'a" dememle birlikte arkadan grubun davulcusu Kerem Kabadayı dediklerimi duymuş olacak, "Çetin Alp de katıldı, Kayahan da katıldı ama ühühühühü" diye makaraları koyvermesin mi? İşgüzar Kerem (gitarist olan), sen tüm grubu motive edeyim diye telefonu speaker konumuna al, sonra da bunlar ol. Eh yani.
Neyse bu sefer Kerem'i teskin etmek için "Kerem sen okumuş adamsın, koskoca hocasın, düşünce insanısın, oraya çıkmak, bir önceki sene Kenan Doğulu'nun samur gibi dansettiği pistte pleybek yapmak sen gerçeğini değiştirmez ki be abi. Şimdi orada 5-6 dakikalık bir ortama çıkmak seni insanlıktan çıkartmayacak ki" dedim. Demez olaydım, iyi mi? Bu sefer de bas gitarist Burak aldı sazı eline. Vay efendim bunca yıllık hayatında hiç pleybek yapmamışmış, şimdi o heyecanla sahnede ne yapacakmış, televizyon kendisini 20 kilo şişman hem de 15 santim kısa gösteriyormuş da bıybıybıy... Bi başladı, sanırsınız Yahya Demirel'in yolsuzluk listesi. Say say bitmiyor mübarek. Neyse son olarak Burak'a da manevi desteğimi verdikten sonra telefonu kapattım.
Evet arkadaşlar, uzun lafın kısası, Mor ve Ötesi Örovizyon'a gidecek, efendi gibi parçalarını çalacak. Biz de hep birlikte onları televizyonlarımızdan (ya da benim gibi sahne arkasından) izleyeceğiz ve onlara destek olacağız. Çünkü onlar bizden biri. Çünkü onlar (bazılarınız hiç tanımasa da) gerçekten çok iyi çocuklar. Çünkü Örövizyon'a bile çıksa Mor ve Ötesi iyi bir grup. İyi insanlara da bir şey diyemiyoruz. İşte Mor ve Ötesi maceram böyle.
Fatih Terimsel kaygılarım var...
Henüz sansürlenmemiş bir site olan yutüp gerçekten çok enteresan bir yer. Geçtiğimiz gün sevgili okurum Tayga Sosyaltüp şu bizim sinyör Terim'in yeni bir videosunu yollamış bana (Sevgili okurumun isminden kıllanıp google'da ufak bir araştırma yaptım ve hiçbir sonuca varamadım bu arada. Herhalde takma isim ya da takma bacak filan kullandı ne bileyim). Neyse Fatih Terim, bu yeni videoda yine İngilizce'nin dalağını yarıyor. Hem de ne yarmak... Alın size Fatih Terim İngilizcesi Part 2:
"I am talking about not the in the game. During the game I didn't say anything, but stop the game (boşluk...) something happens. Because I've been there, not you been there. I see everyhings. Not impossible. You cannot didn't. You cannot see the something. I see everyhings. I told you..." Terim Bey böyle kese biçe gidiyor da gidiyor. Hatta arada bir sinirlenip "Ben sizi dinledim, siz de beni dinleyin" muhabbeti yapıyor. Hali içler acısı. Ya bir de adamcağızın dediğini anlamaya çalışan birtakım gazeteciler var. Onları düşünsenize. Şimdi gazetenize gidiyorsunuz, yazı işleri müdürünüz Terim'in açıklamasında nelerden bahsettiğini soruyor ve yazıyı bir saat içinde mail'inde görmek istiyor. Yer misin yemez misin? Ne yazacak o sadece İngilizce bilen gazeteci. Ya onu da bırakın, bu bey milli takımı temsil etmiyor mu? Milli takım da ülkeyi temsil etmez mi? Ben açıkcası bir Türk vatandaşı olarak herhangi bir maçtan sonra Fatih Terim'in İngilizce konuşup bizi rezil etmesini istemiyorum. Bu gayet anlaşılabilir bir istek. Avrupa'da oynadığımız bir maçın ardından Terim çıkıp "Evriting iz samtink hepınıd" dese. "Düring dı geym, andır dı geym" filan dese rezil olduk.
Ya Fatih Bey'in hiç mi seveni yok diye de düşünmeye başladım şimdi. Arkadaşları, dostları, ailesi filan "Ya baba artık İngilizce konuşma, yakıyosun boş yere kendini" demiyor mu? Neyse. Ben Fatih Terim'in eşinin dostunun, ailesinin yapmadığı uyarıyı buradan yapayım bari: Fatih abi, lütfen İngilizce konuşmayın. Konuşursanız da lütfen bunu basın önünde yapmayın. Hepimize yazık oluyor. Aylavyı.
Türkiye'de çimentoya çimonto, parkaya parke denen tek bir yer var. Neresi bildiniz mi?
Hepinizi salonda seviyorum.