Pavyon kültüründen bir kız sevdim!

Ülkece bir pavyon estetiğinin kurbanı oluyoruz. Yıllar önce televizyonda gördüğüm (İsimleri tam hatırlayamadım ama sizin aklınıza kim gelirse öyle düşünün) ünlü şarkıcılarımızın evini unutamıyorum.

Ülkece bir pavyon estetiğinin kurbanı oluyoruz. Yıllar önce televizyonda gördüğüm (İsimleri tam hatırlayamadım ama sizin aklınıza kim gelirse öyle düşünün) ünlü şarkıcılarımızın evini unutamıyorum. Evin her yeri oyma kakma, ferforje dolu, tüm çerçeveler altın varaklı, tüm avizeler komple janjanlı, tüm yastıklar pofuduk pofuduklu. Şimdi o pavyon estetiği oralardan çıktı, önce yılbaşı haftasında Fenerbahçe Stadı'nı kapladı. Uzaktan bakıldığında üzerinde sadece anneannelerin ördüğü danteli eksikti. Işıl ışıl, bir kafaya göre de şıkır şıkırdı. Tam bu dantel kafadan kurtulacaktık ki şimdi daha da beteri oldu. Zaten Türkiye öyle bir memleket ki, bir şey doğru yürüyorsa mutlaka kısa bir süre içinde adeta uzman kadrolar tarafından deforme ediliyor, çok affedersiniz **** ****yor. Olay şu: Kim yaptı bilemiyorum ama bir süredir Boğaz Köprüsü, köprülük vazifesini bırakmış adeta Bakardi Pavyon'a dönmüş. Gergi halatlarına çeşitli renkler veren ve belli ki kaliteli ve pahalı bir malzemeden- ışıldaklar konulmuş. Artık geceleri Boğaz Köprüsü'ne yaklaşırken kendimi zorla bir pavyona giriyormuşum hissine kapılmaktan alamıyorum. Hadi yaptınız bir şekil, köprüyü de ışıklandırdınız, bari o güzelim ışık sistemini bir sanatçıya ya da en azından daire, üçgen ya da kare şekillerini gördüğünde tanıyabilecek estetik olgunlukta- birilerine emanet etseydiniz. Ama yoook! Adeta Metin Şentürk'ün eline verilmiş bir aydınlatma sistemi (Şentürk'ün 'gözüm görmesin seni' şakacıklarını hatırlayalım) çok affedersiniz İstanbul'u 14 milyonluk bir pavyon, dev bir genelevmişcesine ışıl ışıl, şıkır şıkır aydınlatıyor. Yahu bu kadar kötü yapacaksanız neden masraf yaptınız o kadar? Şuradan en dandiğinden yılbaşı ağacı ışığı koyardık, o bile daha güzel bir şekil olurdu, diyemeden duramıyorum. Yazık. Zaten bir ortamda, o ortamın kalitesiz olduğunu belli eden üç şey vardır. 1. Dandik kumaşla kaplanmış plastik koltuk. 2. Kötü ve gelişine ışık. 3. Sis makinesi... Böyle giderse İstanbul'a sis basacaklar artistik görünsün diye, o olacak gibi geliyor. Gibi gibi. CBGB's.
Pazar akşamları televizyon izlemeyi denemek başlı başına bir fantastiklik! Belli bir saatte her kanalda yarışma programlarının ve jüri üyelerinin adeta vanaları sonuna kadar açılıyor, o fantastik insanların tüm radyasyonu ekran 720'ye 576 çözünürlükte evimize akıyor. Jüri üyeleri hakkında söylenecek çok şey var tabii ki. Ben en çok bütün jüri üyelerini bir araya toplayıp bir parti verseler nasıl görünür, onu düşünüyorum. Aslında pek de düşünmüyorum, çünkü bu sahneyi 1977 yılında George Lucas Star Wars'ta çekmişti. Filmdeki ünlü kantin sahnesini izleyip izleyip pazar akşamı duruyorum kanaldan kanala geçerken.
Bu arada Müslüm Gürses, sizce de Erman Toroğlu'nun yavaşlatılmışı gibi değil mi? Sesler, mantık, ifade, karizma, güldürebilme potansiyeli... Bir tek bakışlar benzemiyor. Erman Bey'in o sansar yavrusu gibi gözyuvalarının içinde dönüp dolaşan güzel göz kürelerine hiçbir şeyi değişmem. Desinler, değişemem.
Bülent Polat'ın buzda kaymasını pek anlayamadım. Sonuçta bu yarışmalara konuk olmak insanın yıldızının söndüğü yerde başlamıyor mu? Ya da bu yarışmalara yıldızını parlatmak isteyenler katılmıyor mu? Buzdaki ekibe bakarsak (Bir tek Asena bir şeyler öğrenmeye hevesli gibi duruyor) bu sonuç çıkıyor. Ne uzun boylu o dost, (ki birkaç ay içinde bitecek olan çocuk hikâyem Pinokyo/'Tahtakafalı Adamın İntikamı' filminde başrolü önereceğim insandır kendisi), ne Okan Karaca, ne de Tuğba Ekinci (ki yarışmada en çok kendisini seviyorum) pek de icra ettikleri sanat (ya da her neyse artık) dalında gelecek vaat ediyor gibi görünmüyorlar. E Bülent Polat'ın yapacak işi yok mu? Ya da şöyle soralım buz işinde çok iyi para mı var?
Geçtiğimiz pazar, Ertuğrul Özkök'ün yazısının bir yerinde üç noktayla biten harika bir şaka vardı. Çok hoşuma gitti. Kaçıranlar için işte o satırlar:
"Bono'yu son defa üç yıl önce Dublin'de Dünya Yayıncılar Birliği Genel Kurulu'nda dinlemiştim. Orada yüz yüze konuşma imkânımız olmamıştı. Bu defa konuştuk. Üzerinde siyah bir tişört ve ceket vardı. Biraz kilo almıştı. Saçlarını kısa kestirmişti. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bono, eskisine göre çok daha çekici bir erkek. Karizması çok daha kuvvetli. Hiç usanmadan, bıkmadan herkese Afrika ile ilgili çalışmalarını anlatıyor. Son derece mütevazı; ama o kadar motive. Konuşurken insanın kollarına, omuzlarına dokunuyor. Vücut dilini çok iyi bilen bir insan. Yani şeytan diyor ki, kadın olsam..."
Bir yayın yönetmeninin bu denli rahat olması ve kendisiyle ilgili böylesi şakalar yapabilmesi ne kadar hoşuma gitti anlatamam! Keşke ben de kadın olsaydım da...
Okan Bayülgen için şovda nitelik değil nicelik ön planda sanırım. Sürüyle konuk, saatlerce program, youtube'lerce video... Bu yoldan gidelim, çok güzel.
Hrant Dink cinayetinden beri ekşisözlük'te okuduklarıma inanamıyorum. Sözlüğü kuş beyinliler mi basmış, nasıl olur diye kendi kendime üzülüyordum. Oysa durum tamamen benim kuş beyinliliğimmiş. Sonuçta sözlükte 'kafatasçı filtresi' gibi bir opsiyon olmadığından ve sözlük bir şekilde hâlâ 'objektif bir kutsal bilgi kaynağı' gibiyken, benim kabullenemediğim barbarların ve vahşilerin bilgisayar kullanabilmeleriymiş. Onu anladım.
Beyin: Sarah Silverman - Jesus Is Magic/SNL'den yetişme stand-up'çı genç bir kızımız.
Kulak: Fin Fang Foom/Bulabildiğiniz herhangi bir albümü/Indie rock grubu.
Göz: Jason And The Argonauts/Stop motion klasiği ya da Little Miss Sunshine (Oscar'a giderken).
Soru: Hiç palamut diye ağaç olur mu? Sarah ile Musa ve Mardin Münih Hattı tekrar başlasın.
Atasözü: Füzo tayt yarısıdır.
Slogan: Çarşı sabaha karşı.