Yelaltından Notlar

Hazır yazıya başlayacaksınız, şu adresten müziğini de açın bari: getir.net/zaa6

Dün istemeden yarım şişe Yager Arafat içmişim, başımda ve ortadoğularımda acayip bi Ağrı Dağı Efsanesi melodisi... İnternetten dizi izlemeye başladım. “Game of Thrones izle abi, seversin, onların Muhteşem Yüzyıl’ı gibi ama daha fantastik kuntastik, ejderli mejderli” dedi arkadaşlarım bir ağızdan.
Tabii insan onca kişinin koro halinde böyle bir şey söylemesini duyunca da bir şaşırıyor. Bir süre “Ya bravo a-kü, siz bu becerinizi başka bir şeyde kullansaydınız ya! Hayatta bir kere şov yapma ihtimaliniz var, onda da bana gelip Game of Thrones dizisini, ki kendisinin bir HBO yapımı olduğunu bilmeyecek cahil bir insanmışım gibi davranıyorsunuz bana” gibisinden sitemkar bir laf ağzımdan kaçtı.
Oysa gerçekten de HBO Mehmet Ali Erbil’i çıkarsın, onu bile oturur indirir izlerim. O derece güzel olur yani. Aslında MAE zaten yeterli miktarda güzel. Ağıza salam sokma sahnelerini izlediğim o gün biliyordum ki hayatımda bundan beri hiçbir şey aynı olamayacaktı. Hele ki dedelerin (dede de değil aslında stüdyo adamı) bir salamı iki tarafından, yani iki ucundan emmelerinin görünütüsünü unutmam, hatta unutamamam. O derece fenaydı. Sen o salam bir de dildoya benze! Böyyyle maaşallahı var bir salam.
Bunun benzeri bir görüntüyü en son bir Derın Aronovski filmi olan Rekuyem fore Dirim’de izlemiştim. Kızları önce sadece donları kalacak kadar soyuyorsun, sonra... ehm neyse işte o filmde vardı. Ne diyordum? Açtım Game of Thrones’u, Türkçesi, “Taht oyunları” demek, Allah kimseyi tahta çıkartmasın. Su çekerim ben, tahta çıksam. Bir de suda batmam, öyle de güzel bir insan olurum.
* * *
Geçtimiz gün balıkçıların önünden geçerken ki hep balıkçılardan çekinmişimdir, bana adeta müşteri kapmaya çalışan halıcıların biraz daha terbiyesizleri gibi geliyorlar. “Biraz balıklara bakayım, iş olsun” dedim, her normal insan gibi. Ama normal insan balıklara bakarken acaba balıkçıdan rahatsız oluyor muydu? Ben oluyordum, bıyıklı balıkçı, “Abi güzel palamudum var, keseyim mi sana?” dedi. “Belli, belli” dedim içimden, dışımdan da “Yok ben balıklara bakıyorum” diye mıyıkladım keyfi yerinde olmayan bir kız sevgili gibi.
Balıkçı bozuldu. Sanki her gelen balık almak zorunda. Balıkçıya bir ambiyans katıyorum belki? Balıkçıların kapısında Ferrari’ler, Aston Martiniler, Berdan Martini’ler dursa, balıkçı daha çok iş yapmaz mı? Kalabalık, kalabalığı getirmez mi? Aşk sevdaya yüzde 18 KDV dahil mi? Vatan yahut Filistin’e mi? Bir karar verildi mi? Issız Acun dolar milyoneri oldu mi?.. Hıncal Uluç’un da dediği gibi soru işareti ve iki noktaydı aklımdan geçenlerin noktalama işareti.
Garip bir gündü, balıkçı kenara çekildi, ölmeye çalışan balıklara baktım. Leğenin içinde kendilerini dışarı çıkartmak için saçma sapan şekillere giriyorlardı. Oysa bilmiyorlar ki leğenin dışından bir kilometre sonra deniz var.
Onların denize kavuşması ancak lavabodan ya da kanalizasyondan olacaktı. Tabii balıkları direkt son ürün şeklinde görmüyordum. Aksine bu harikulade yaratıklar; pulları, kolları (benim baktığım balıklarda kol gibi şeyler vardı), yüzgeçleri, kuyrukları ve gözleriyle inanılmaz varlıklardı. Zaten “Kolları var” demem olayları sulandırmıştı, ama balıklar nefisti. Göz göze geldik ve sonra hangi balıkla gözgöze geldiğimi de unuttum. “Balıklar geçici, leğen kalıcı” dedim Nihat Doğan tonlamasını hatırlamaya çalışarak.
İşte hayat böyle garip bir şey. Bir gün balık, bir gün balıkçı, bir gün ben, bir gün leğen, bir gün balıkpazarından geçen ama balıkçılardan çekinen bir insan olabiliyoruz. Bu kadar fazla rengi görecek göz hangimizde varsa lütfen bakıp gördüklerini anlatsın. Sevgiler mevgiler.