Ben de yılın adamı oldum

Emek Sineması önündeki o bir saat, talebelik yıllarım dahil en aziz hatıralarım arasında yerini aldı.

Size bu satırları yazarken hâlâ donmuş parmaklarımı ısıtmaya, içimdeki titremeyi dindirmeye çalışıyorum. Şanlı Emek eylemini pek çoğumuz bir coşku seli ve ayazda bir yürek olarak anımsayacağız.
Yürüyüş pek güzel ve coşkuluydu. Ama Emek Sineması önünde nöbet bekleme ve orayı sabaha kadar boşaltmama fikrine sadakat göstermekte biraz zorlandığımı itiraf etmeliyim. Fasılalarla gece boyu uğradığım Emek önündeki naylon çadır şiddetli rüzgârda pat pat sallanırken onun altında sigara içmeye hatta forum düzenlemeye kararlı genç kitlenin enerjisine diyecek yoktu. Zaman zaman küçük bir odun ateşinin etrafında ısınmaya çalışan, bunun yetersizliğinden olacak mebzul miktarda bira, şarap ve iç ısıtıcı yüksek alkollülerden tüketen hepsi de kapüşonlar, atkılar altında yüzleri gizli, neredeyse birer anonim eylemciye dönüşmüş bu insanların arasında geçirdiğim o bir saat, inanın ki talebelik yıllarım dahil en aziz hatıralarım arasında yerini aldı. Olur da Emek Sineması kurtulursa, o gece hepsi de fotoğrafa meraklı birer entelektüel olan bu genç insanların çektiği karelerden biri büyütülüp fuayeye konmalı. Benim naçiz vücudumun toprak olacağı ileride bir zaman, birer yaşlı insan olarak torunlarını kapıp Emek’te film seyretmeye geldiklerinde, o karede kendi silu-etlerini tanıyıp, övünerek küçük sinemaseverlere göstermeliler. Bir zamanlar dünyayı kurtarmak için sokaklara dökülen dostlarımın kurduğu türden bu hayali, 2010’larda kurtarabilecek sadece 800 kişilik bir sineması kalan jenerasyonlar için yeniden canlandırmayı bir borç bilirim.
Malum Time dergisinin 2011’de ‘protestocu’yu yılın adamı seçmiş olması tüm dünyada pek beğenildi. Memleketin dört bir tarafında gaz yiyenleri gazete haberlerinde izleyip ‘çık çık’layan benim gibi bir tatlısu Beyoğlu insanının da yılın adamları arasına girmesini sağladığı için bu eyleme ayrıca bir minnet hisleriyle yaklaşıyorum. Bakalım, Ortadoğu’da rejimleri deviren kardeşlerimiz gibi, biz de o inşaat şirketini devirmeyi başarabilecek miyiz?
* * *
Geçenlerde yine yolum düştüğünde iyice anladım ki İstanbul entelijansiyasının yeni mekanı hiç tartışmasız Karaköy Lokantası (Aman dikkat ‘Balıkçısı’ değil). Birkaç sene evvel de orada kalabalık bir İletişim Yayınları grubunu gördüğümde yazmıştım bunu. Ama geçen gittiğimde olayın çapının genişlediğini, kültür endüstrisinin her nevi çalışanının Karaköy’ün gece tenhalaşan karanlık sokaklarının arasında her tür dağdağadan uzak, ışıl ışıl parıldayan bu mekânı tercih ettiğini fark ettim. Sahibi Oral Bey’in, Mimar Sinan talebelerinin servis yaptığı küçük öğlen yemekçisinden buralara taşıdığı lokantanın atmosferi de yeme içmesi de fena değil. Radikal yazarlarından İKSV yöneticilerine, Ozan Güven, Özgü Namal gibi oyunculardan (ne de olsa meşhurlar ya, onların adını açık edebilirim) tanınmış çağdaş sanatçılara herkes orada. Tabii ki turistler, erkek erkeğe yemeğe çıkmış doktorlar filan gibi bir meyhanenin mutat kalabalığı da yok değil. Masaya meze tepsisi getirmek yerine elinize mönü tutuşturulan bu mekân, sanki modern bir restoranla meyhane arasında bir yerde duruyor. Fiyatlar Cezayir Lokantası kadar mübalağalı değilse de Cavit’i bir nebze aşıyor. Nihayetinde bu özellikleri de belli ki yeni müdavimleri tarafından artı kabul ediliyor. Haberiniz olsun.