Ben görmeyeli Gezi

Şöyle seri halde Gezi Parkı'na destek yazısı yazamamış tek Radikal yazarı olarak okurlarıma epey mahcup oldum.

Bütün yazı Ören’de babadan kalma yazlıkta geçirdim. Seviyorum burada olmayı. Akşam serinliğiyle birlikte çevre sitelerden ağır adımlarla çıkan emekli memur çiftlerin ağır adımlarla çay bahçelerine doğru yürüdükleri sahne beni çocukluğuma götürüyor. Zaten çocukluğa seyahat mecburi. Bizim sitenin gazinosuna ne vakit gitsem bana küçük Kemal muamelesi yapan Salim Amca, Fatma Hanım Teyze, İsmail Abi filan orada oluyorlar. Bazen çocuklar ve torunlarla başları kalabalıksa eğer, ben kendi dünyama dalabiliyorum.

Ören’de olmanın tek kötü yanı bütün bir Gezi Parkı olaylarını uzaktan izlemekti. Şöyle benim de adam gibi bir barikat anım filan olamadı. Venedik dönüşü uğradığım parkta gözlemlediklerimle yetindim. Dolayısıyla şöyle bir seri Gezi Parkı’na destek yazısı yazamamış tek Radikal yazarı olarak okurlarıma epey mahcup oldum. Hatta editörlerimin de gözünden düşmüş olmalıyım ki kimse bana ‘neredesin’ diye sormadı bile. Ama işte buradayım. Ören’i ve bütün hüzünlerini geride bırakıp İstanbul yaşamıma yine Gezi Parkı’yla başlayayım istedim. Parkın içi çoluk çombalak bir tatlı kalabalıkla doluydu. Dolapdere’nin, Kasımpaşa’nın ve Tophane’nin sakinleri eminim ki Gezi Parkı’na kafasını gözünü siper eden eylemcilere minnettardır. Özellikle çocuk parkı ve civarının ‘aileye mahsus’ bir hale büründüğünü memnuniyetle gördüm. Biraz ileride hemen sararmış seyrek çimenlere ayakkabılarını çıkartmış, özgürce uzanan kızlı-erkekli küçük grup, uğruna o kadar mücadele ettikleri parkın tadını çıkartmaya kararlı görünüyordu. Üzerlerindeki rahatlıktan hepsinin en azından bir ABD görmüş olduğunu anladım. Bir parktan nasıl yararlanılır iyi biliyorlardı çünkü. Âdet olduğu üzre parkın en ücra köşelerinde baş başa çiftler, ağaçların daha yoğun olduğu Divan Oteli tarafında genç gruplar oturuyordu. İçlerinde kitap okuyan tek başına insanlar bile gördüm. Ama bikinili İngiliz kızlar yoktu tabii ki bu ortamda…

Ben kumaş pantolonumun diz vermesi ihtimalini göze almakla beraber çimen lekesinden çekindiğim için kaldırımın kenarına oturmaya karar verdim. Termosta çay satan delikanlıyı çağırıp iki şekerli bir demli çay söyledim; yanına da bir sigara yaktım. Hemen dibimde başının altına çantasını koymuş uyumakta olan bıyıklı ve göbekli arkadaşı rahatsız etmemek için azami dikkat göstererek ayaklarımı uzatmıştım ki öbür tarafımdaki erkek erkeğe grupla göz göze geldim. Onların hiç ABD filan görmemiş oldukları, çimenlere çoraplarıyla uzanmış olmalarından anlaşılıyordu. Benden ateş istediler, verdim. Birbirimize dostça gülümsedik.

Gezi Parkı’nın nasıl da Beyoğlu’ndaki farklı insanların bir arada zaman öldürdükleri bir yere dönüştüğünü mutlulukla gözlemledim. Bunun rüyasını görmeyen kaldı mı memlekette bilemediğim için müjdeyi kime vereceğime de karar veremedim. “Acaba ben de twitter’a girsem mi?” diye düşündüm. Arkama yapışan tozları silkeleyerek yerimden doğruldum ve havuzun oradan bir yerlerden yükselen köfte kokusuna kapılıp gittim.