Cihangir'de iki Nobelli

En iyisi galiba edebiyatçılar çıktı. Tamam, daha ressamların tavrını görebilmiş değiliz. Görebilecek miyiz ondan da şüpheliyim ama sinemacılar ve müzisyenlerle karşılaştırıldığında yazarlar, Başbakan'ın bal-kaymak teklifine biraz daha mesafeli durdular gibi geldi bana.

En iyisi galiba edebiyatçılar çıktı. Tamam, daha ressamların tavrını görebilmiş değiliz. Görebilecek miyiz ondan da şüpheliyim ama sinemacılar ve müzisyenlerle karşılaştırıldığında yazarlar, Başbakan’ın bal-kaymak teklifine biraz daha mesafeli durdular gibi geldi bana. Edebiyat aleminin en meşhurlarından pek azı vardı ‘Demokratik Açılım Kahvaltısı’nda. Pek çok yazarı bizzat aradığını duyduğum organizasyondan sorumlu bakan Hüseyin Çelik’e göre kahvaltı salonundaki tenhalığın sebepleri çeşitli. Kimileri İzmir Fuarı’nın açılışı nedeniyle gelememiş, kimileri kişisel manileri nedeniyle... Orhan Pamuk da yurtdışında olduğu için kah-valtıya katılamamış. Zaten günler öncesinden Orhan Pamuk’un ‘yurtdışında’ olduğu için kahvaltıya katılamayacağı basına sızdırılmış, bu konuda haberler yayımlanmıştı. Peki öyleyse, cuma gecesi gayet rahat biçimde Cihangir’de, Savoy Balık’ta eş dost oturup rakısını içen, balığını yiyen, muhabbeti koyultan kimdi? Bana fena halde Orhan Pamuk gibi geldi. Ünlü yazarımız, belli ki Cihangir’deki ofisinden çıkmış, o eski rahat günlerindeki gibi kısa bir yürüyüşten sonra semtin gözde meyhanesinde oturup eş dost, tatlı bir akşama dalmış. İyi de yapmış.
Ama bence Hüseyin Çelik ve sayın Başbakan yine de kendilerini üzmesinler. Eminim Orhan Pamuk, aylar önce yapılan daveti reddederken planlarının değişip de o tarihte Türkiye’de olacağını bilmiyordu. Yoksa, öyle ille de devletle mesafeli durayım, benim ismimle propaganda yapmak isteyenlere fırsat vermeyeyim gibi düşünceler içinde değildir. Hele hele, ‘görün bakın benim yerim devletin kahvaltı salonları değil, eşimin dostumun oturup kalktığı İstanbul lokantalarıdır’ diye bir mesaj gönderme niyetinde kesinlikle olamaz! Eminim, bütün bunları benim komplocu zihnim uyduruyordur.
Nobel ödüllü yazarımızın mütevazı meyhanemizi onurlandırdığı gecenin sabahında, bir başka Nobelli yazar da mütevazı kahvemizi ziyaret etti. Evet, ister inanın ister inanmayın cumartesi sabahı Günter Grass, Cihangir kahvedeydi. Orada oturanlar hakkında o kadar atıp tuttuktan sonra, artık beynelmilel bir entelektüel mekân olarak anılması, hafızalara kazınması ve belki de oraya bir plaket çakılması gerektiğini kabullenmek zorundayım.
Olay şöyle gerçekleşti: Cumartesi sabahı her zamanki gibi müdavimleri sabah dedikodusu yapmak, bir iki bardak çay, ya da kahveyle bolca sigara tüketmek üzere bir araya gelmiş, gazetelerin sayfalarını çevirirlerken aralarında birkaç Alman olduğunu fark ettiler. Bu da alışılmadık bir durum değildi çünkü Günter’ler, Claudia’lar da uzunca bir süredir bu kahvenin müdavimleri arasındaydı. Ama Alman grup bu kez aralarına bıyıklı ve pipo içen bir yaşlı adamı da almıştı. Tabii ki bu adamın Günter Grass olduğunun fark edilmesi uzun sürmedi. Önce, aralarına Günter Grass bile katılsa, cool halinden taviz vermeyen Cihangir ahalisi Nobelli yazara ‘seni tanıdım ama pek şaşırmadım’ diyen, baş hareketiyle yapılan küçük selamlar yolladı. Sonra, birisi daha fazla dayanamadı ve ‘Mr. Grass, Mr. Grass’ diyerek masaya seğirtti. Ondan sonrası herhangi bir mahalle kahvesine girmiş Kadir İnanır’ın başına gelenlerden çok farklı değildi. Herkes neredeyse sıraya girip Günter Grass’la fotoğraf çektirmeye koyuldu. Neyse ki adamcağız pek kibar ve güleryüzlüydü ve kimseyi kırmadı, herkese çok iyi davrandı. Öyle ki, ardından toplanan kahvenin ihtiyar heyeti, Günter Grass'ı fahri hemşeri ilan etmeye karar verdi. Semtin altın anahtarını sunma işini de Tuğrul Eryılmaz üstlenmek zorunda kaldı.