'Duygusal' bir gece

İstanbul Film Festivali'nin 30. yıl açılış töreni sıkıcı konuşmalardan azade, eski günlerin yad edildiği, Emek için gözyaşlarının akıtıldığı duygusal bir geceydi

Sondan başlayayım, Film Festivali’nin 30. yıl töreni herkesten geçer not aldı. Her şeyden önce, sıkıcı konuşmalar, sponsorlara plaketler filan yoktu daha ne isteriz. Bol bol 30. yıl coşkusu ve Emek nostaljisi vardı. Gece boyu ‘bi kız bi oğlan’ şeklinde gruplanmış sinemacılar güzel kıyafetler içinde sahneye çıkıp anılardan söz etti. Açılışı festivalin ilk yöneticileri Vecdi Sayar ve Hülya Uçansu yaptılar. Sonra ‘Vesikalı Yarim’in siyah beyaz görüntüsü donduğunda Türkan Şoray ve İzzet Günay’ı şimdiki halleriyle sahnede gördük; Yeşilçam yıllarını andılar... Sonra festivalin ilk ulusal Altın Lale ödülünü alan ‘Bir Yudum Sevgi’nin oyuncuları Hale Soygazi ve Kadir İnanır’ın görüntüleri ve ardından da Hale Soygazi ve Atilla Dorsay sahneye çıktılar. Ne yazık ki Kadir İnanır’ın dizisi varmış, yerini Atilla Dorsay almış! Bu ikilileri izlerken Mehmet Günsür’le Özgü Namal’ın aynı boyda olduğunu, Saadet Işıl Aksoy’un göbeğine kadar inen şık dekoltesini (yanındaki galiba Mert Fırat’tı!), Semih Kaplanoğlu’nun sempatik, Yeşim Ustaoğlu’nun ise ‘robotik’ olduğunu düşündüm. Töreni sunan Memet Ali Alabora en az İş Bankası reklamındaki kadar enerjikti. Serra Yılmaz’a o eşlik etti. Serra Yılmaz’ın İtalyan filmlerinden sahneler gösterilirken neden karanlıkta tek başına beklediğini anlamayanlara hemen söyleyeyim. O sırada Yılmaz tıpkı eski günlerdeki gibi ‘simultane çeviri’ yapıyordu, ama mikrofonu bozuk olduğu için bunu hiç kimse anlamadı!
Kimsenin anlamadığı bir şey de Zeki-Metin’in Onur Ödülü’nü neden ayrı ayrı sanki birbirleriyle hiç alakaları yokmuş gibi aldıkları oldu. Önce Metin Akpınar, sonra Zeki Alasya tek tek tanıtıldı. Sanki film görüntüleri bile ortadan yırtılmış da bir diğeri ayıklanmış gibiydi. Hani salonun en önünde yan yana oturuyor olmasalar, ağır bir küslük durumu var sanırdım. Bal gibi Türk sinemasının en müthiş ikilisi oldukları için bu ödülü alan Akpınar ve Alasya’nın neden kişisel kariyerleriyle anılmak istediklerine asla bir mana veremedim. 

Alasya’nın çıkışı manasız
Belki de tek eksik törenin bir zirve anının olmamasıydı. Duyguları zirveye çıkaran ise Emek Sineması’nın emekli müdürü Hikmet Bey’in uzun beyaz sakallarıyla sahneye çıktığı, hazırladığı konuşmayı tamamlayamayıp gözyaşlarını tutumadığı andı ki, salonun önemli bir kısmı da o gözyaşlarına eşlik etti. Gece boyu sık sık değinilen Emek Sineması’nın kapatılması meselesine Zeki Alasya da “Sahnesinde namaz kılınacaksa hiç açılmasın” diye katkıda bulundu. Salondan yeterince alkış alan bu çıkışı biraz manasız bulduğumu söylemeden edemeyeceğim.
Gece tıkır tıkır aktı. Tabii ki bu akışın arkasında herkes bilmez ama ciddi bir ‘reji’ çalışması var. Film Festivali’nin törenlerini Türkiye’nin en iyi opera yönetmeni hazırlıyor. Yekta Kara önceki gecede, rejisör koltuğuna oturmuş, duruma hakimdi. Bir gece önce provası yapılan tören böylece hiç aksamadı. Sahnede okunan metinleri hazırlayan Film Festivali ekibi (Azize Tan ve arkadaşları) ile, filmlerden parçalarla arşiv görüntülerini mükemmel biçimde bir araya getiren İKSV’den Selçuk Metin’i de ayrıca tebrik etmek gerek.
Eğer bu yazı, Radikal Kritik’te çıkacak olsaydı, finalinde bütün İKSV çalışanlarının sahneye çıktığı bu törene, üst düzey duygusallığı, hiç sıkıcı olmaması, ama eğlenceli ya da unutulmaz bir yanı da olmaması nedeniyle ‘oturan kadın’ yani ‘iyi’ notu verirdim.

.