Galada ve garajda

Türk sineması bir vatanperver film daha kazandı 'Yandım Ali'yle. Şerbetli galada kapıların açılmasıyla birlikte kendimi salona attım. N'olur n'olmaz ayakta kalırım belki diye.

Türk sineması bir vatanperver film daha kazandı 'Yandım Ali'yle. Şerbetli galada kapıların açılmasıyla birlikte kendimi salona attım. N'olur n'olmaz ayakta kalırım belki diye. Nitekim iyi yapmışım. Lütfi Kırdar'ın
o koca salonunda baştan tam ortaya kadar bütün sıraların üzerinde 'protokol' yazıyordu. Benim gibi filmi izlemekte kararlı 'sıradan' davetliler kalan koltuklarda yer bulma telaşına düştüyse de durumda hayret edilecek bir şey yoktu aslında. Böyle kalabalık bir filmin protokolü de kalabalık olur. İngiliz birlikleri, Türk askerleri, Pontus çeteleri derken bir ordu insan rol almış. Teknik ekibi de az değil hani. Sonuçta herkesin evladının başarısını görmek için galaya gitme hakkı olduğunu düşünürsek, bu protokol oranının az bile olduğunu görürüz. Umarım, izleyicisi de protokolü kadar bol olur. Kendime bir yer bulmanın konforuyla, davetlilerin protokol anındaki endişesini gözlemledim. Birinci grupta kendinden emin protokol mensupları var. Onlar doğruca bu beyaz kâğıtlarla işaretlenmiş bölüme ilerliyor, kendine atfettiği önem kadar sahneye yaklaşıp bir sıraya oturuyorlar. İkinci grupta protokol sıralarının önünde tereddütte kalanlar var, ki bunlar ekseriyetle şöhret basamaklarının başında, hiç değilse iki kez Televole'ye çıkmış oyunculardan oluşuyor. Protokole oturuvermiş TV yıldızı tanıdıklarına selam verip bir iki cümle konuşarak oralarda oyalanıyor, oturup oturmamak arasında gidip geliyor, davet edilmeyi bekliyor, biraz ayakta kalıyor, yakınlarda bir boş koltuk varsa çöküveriyorlar. Maazallah protokol
olmama durumunu kabullenmek, starlığa veda etmek kadar tehlikeli çünkü. Üçüncü grup ise kendini stardan sayıp salona geç girenler. Tabii protokol koltukları da sıradan davetli koltukları da dolduğu için zaten oturacak yer bulamıyorlar. Ama organizasyonun kendilerini buyur edip bir yer bulamamasına sinirleniyor, şöyle önlerde bir yerde inatla bekliyor olmadı öfkeli bir yüz ifadesi takınıp salonu terk ediyorlar. Eğer filmin başrolünde filanlarsa sorun yok, birileri kalkıp (ekseriyetle prodüksiyondan bir görevli) yerini bu star beye ya da hanıma veriyor zaten.
Sanırım 'davetlinin protokol sırası karşısındaki endişesi' insanın kendisini gösterme dürtüsüyle ilgili bir şey.
Yoksa, o gece gazeteci Güneri Civaoğlu en ön sıraya otururken müze müdürü
Nazan Ölçer'in en arkalarda bir yere yerleşmesinin bir izahı olmalı değil mi...
***
Övül-Mustafa Avkıran çifti, Galatasaray'daki otomobil garajını bir sanat merkezine dönüştürmek üzere. Geçen hafta sponsorlar için yaptıkları tanıtım toplantısına uğradım. Valla iş dünyasının projeye yönelik ilgi ve coşkusunu görünce duygulandım. Eğer bizim zenginlerimiz de artık AB standartlarında burjuvalar olmaya karar verdilerse sırtımız yere gelmez. Tabii zenginler kadar kentimizin küçük zenginlerinin (literatürde petit burjuva diye geçer) yüksek sanata yönelik yüksek ilgisinin de bu işte rolü büyük. Yoksa kim dolduracak o salonları. Nitekim Özlem-Murat Daltaban çiftinin kurduğu Tiyatro DOT, bir yılda büyük bir başarı göstererek kentin sanat hayatında sağlam bir yer edindi. Daltabanlar, durumdan memnun olmalı ki işi büyütmeye karar vermişler. Mısır Apartman'daki salonun üst katını da kiralamışlar. Burayı da konserler için yeni bir mekân olarak düzenliyorlar. Farklı müzik projelerinin sunulacağı, konseri izlerken bir iki kadeh bir şeylerin de içilebileceği küçük, hoş ve 'çok özel' bir mekân... 100 metre arayla açılan Avkıranların çok amaçlı Garaj'ıyla, Daltabanlar'ın cazibe merkezi Dot'u Galatasarayda atmosferi epey bir değiştirecek gibi gözüküyor.