İçliköfte ve Zaha Hadid

Geçen hafta cumartesi gecesi. Bizim takımla Badehane'de oturmuşum (evet, genç gazetecilerin delikanlı muhabbetine ben de teslim olup bir 'boy band'e katıldım) gözüm gelen geçende kulağım muhabbette.

Geçen hafta cumartesi gecesi. Bizim takımla Badehane'de oturmuşum (evet, genç gazetecilerin delikanlı muhabbetine ben de teslim olup bir 'boy band'e katıldım) gözüm gelen geçende kulağım muhabbette. Pelin Batu en şiirsel haliyle kalabalığın içinde belirdi birden, dönüp bizim çocuklara Pelin Batu'yu işaret ettim; onlar da bana Ahmet Hakan'ı... Sokağın kalabalığında önlü arkalı yürüyen onca insanı bir görüşte birbirine yakıştırmanın doğru bir tavır olmadığını anlattım kendilerine. Sonra da konuyu değiştirmek için, Tuğba Özay'ın hapiste nasıl volta attığı konusunu açtım; işe yaradı. Tam bir hafta sonra Akşam gazetesinin manşetinde, Mansur Forutan'ın yazısını görünce bizim çocukların haklı, benim haksız olduğumu anladım. Mansur Forutan da o gecenin sabahı, Ahmet Hakan'ın evini gözlerken Pelin Batu'yu görmüş, eh ortalık kalabalık olmadığına göre, artık diyecek bir şey yok...
O cumartesi gecesinden birkaç gün sonra, birkaç yüz metre aşağıda Galata Kulesi'nin dibindeyiz. Yine bizim çocuklarla birlikte. İçlerinden televizyoncu olanı (Ahmet Hakan değil) 'Hadi Güney Restoran'a gidip bir şeyler atıştıralım' dedi. Restoran dediysek yanlış anlaşılmasın, bildiğiniz esnaf lokantası işte. Bin bir çeşit sulu yemeği, gayet uygun fiyatla yiyebildiğin, Galata'nın bilimum entelektüelinin aydınlatma ustaları ve turistlerle birlikte karınlarını doyurdukları bir yer. Bu kez meşhur birilerini görmeyi hiç beklemiyordum doğrusu, gözüm milletin tabağındaydı. Önce lahmacunlar, sonra içliköfteler ve kuzu pirzolalar dikkatimi çekti; sonra bunların başında oturan yaşını başını almış hanımefendi. Kendisinin yüzüne zoom yaptığımda dünya mimarlığının starlarından Zaha Hadid'in, çook gerilerde kalan memleketi Irak'ın ruhuna uygun bir mönü oluşturup afiyetle karnını doyurduğunu fark ettim. Tabii kendisi aslında İngiliz terbiyesi görmesi bakımından şöyle zeytinyağlılardan bir 'sebze tabağı' da hazırlayabilirdi. Nitekim, ona olan saygım arttı. Yanında yıllarca Ağa Han Vakfı'nda görev yapan Süha Özkan'ı ve Radikal Kitap gecesindeki tek galerici olarak aklıma kazınan Haldun Dostoğlu'nu da görünce 'Tamam' dedim 'Zaha Hadid burada iyice çevre yapmış, galiba yerleşiyor'. Nitekim böyle bir dedikodu varmış, bizim çocuklar anlattı. Kendisi belki bir gün Kartal civarındaki bir kentsel dönüşüm projesini gerçekleştirip memleketimize kalıcı bir imza atacak, ama buraya bayılıyormuş, sık sık gelirmiş, hatta kendine bir ev almaya niyetliymiş. Valla iyi olur, ama bu yaşta benim gördüğüm mönüleri oluşturmaya devam ederse, dünya çapında bir mimarın sebebi oluruz, o da ayrı.
Galata'daki maceradan iki gün sonra çocuklardan birinin arabasına doluşup Barışarock'a gittik. Pelin Batu açıkhavapaneli kapsamında, çevre ve siyaset konulu bir konuşma yapıyordu (bizim çocuklardan birine el salladı, ama fotoğrafçı olan değil). Çamların arasında, her tür tabuyu alaşağı eden standlarda, saç örme ve dövme yapma kursu verenlerin başında biraz zaman geçirip sahneye doğru ilerlerken dolup taşmış çöp torbalarına takıldım, ama hiç önemsemedim, çünkü kitlenin buna aldırdığı yoktu nitekim.
Yemek kuyruğunda 45 dakika bekledikten sonra, tek kuyruk olmayan yere gidip karnımızı 'simit kaşar'la doyurduk. Bira 3.5 YTL gibi uygun bir fiyata satılmasına rağmen önünde kuyruk yoktu, takdir ettim. Burc Beach'deki Elektronika Festivali'nde hâkim olan cüretkârlığı burada pek bulamadım, artık bilmiyorum yaş ortalamasının düşüklüğünden mi, yoksa alanda kendini hissettiren devrimci ahlaktan mı. Gerçi ben gazete manşetlerinin etkisinde kalmış, DİSK'in (Devrimci İşçi Sendikalarının kısaltması!) davetine uyarak Barışarock'a akın etmiş kocaman mübarek elli işçiler de görmeyi bekliyordum, ama yoktular. Bu kez gözümü de kulağımı da aynı yere, sahneye çevirdim; biramdan koca bir fırt alıp kendimi müziğe bıraktım: 'Yine de oynar mısın benimle'...