İzmir Marc Levy'i tavladı

'İzmir'deki geçmişimize dair pek çok hikâye dinledim, bir gün oraya gidip bana anlatılan tüm hikâyelerin izini sürmek isterim" demişti Marc Levy, 2004 yılında Radikal Kitap'ta çıkan Yeşim Vespe'yle röportajında.

'İzmir'deki geçmişimize dair pek çok hikâye dinledim, bir gün oraya gidip bana anlatılan tüm hikâyelerin izini sürmek isterim" demişti Marc Levy, 2004 yılında Radikal Kitap'ta çıkan Yeşim Vespe'yle röportajında. Aşk ve iyilik dolu duygusal romanların çıktığı o koskocaman yüreğiyle ülkesi Fransa'yı kasıp kavuran, memleketimizi de ısıtan Marc Levy'nin bu dileği gerçekleşti.
Ben pek bilmem, ama bizim Sevil hastası. Coelho'dan, Canan Tan'dan, Maeve Binchy'yle birlikte Marc Levy romanlarını da hatmetmişti. O ara resimden filan bahsettiği bir romanını bana da şiddetle tavsiye ettiyse de edebiyat, sanat konularında bana akıl vermesine tahammül edemediğim için okuyacağım varsa da okumadım.
Geçen gün baktım bizimkinde yine gereksiz bir heyecan, izin istiyor. Meğer Marc Levy bey imza günü için bir kez daha memleketimize gelmiş. Verdim izni gitti! İyi ki vermişim; nihayet yıllar sonra KDV hesaplamaktan başka bir işe de yaradı Sevil. Bienal kavga ve dedikodularından sıkıldığım, okurlarımı da bunalttığım bir dönemde şahane bir hikâyeyle döndü.
Malum, Marc Levy'nin dedesi İzmirli.
Ama öyle bir zamanlar İzmir nüfusunun önemli bir kısmını oluşturan Yahudi cemaatinin sıradan bir mensubu değilmiş Nesim Levi Bayraklı. Büyük konaklarda oturan, hatta Yahudi semti Karataş'ta insanlar merdiven tırmanıp yorulmasınlar diye şimdi kentin simgelerinden biri olan Asansör'ü yaptıran ve yıllarca işleten, tanınmış bir simaymış.
Hatta bugün hâlâ kullanılan Karataş Hastanesi'nin binasını Yahudi cemaatine o bağışlamış, oraya bir heykeli bile dikilmiş.
Gel zaman git zaman Levi ailesi Fransa'ya taşınmış, Levy olmuş. Küçük Marc da yıllarca İzmir'deki şaşaalı günlerin hikâyelerini dinlemiş durmuş; sonra da bunların biraz aile efsanesi olduğunu düşünüp fazla aldırmamış.
Sonunda geçen hafta İzmir Ticaret Odası'nın konuğu olarak kente ayak basınca efsanelerin gerçek olduğunu görmüş. Bir kere Yahudi cemaati Nesim beyin torununa hemen sahip çıkmış. Önce eskiden ailesine ait bir konak olan hastane binasını ardından Asansör'ü sonra kentin muhtelif köşelerindeki dört adet sinagoğu gezdirmişler. Bu arada hayatında daha önce iki kez sinagoğa adım atan Marc Levy, laf dini konulara gelecek de rezil olacağım diye biraz gerilmişse de öyle bir şey olmamış.
Bu sinagog turu sırasında yoldan geçen biri onu görünce telaşla karşıdaki kitapçıya dalmış, bir Marc Levy romanı alıp dönmüş ve imzalatmış. Kemeraltı civarındaki çarşıyı gezerlerken yaşlı bir adam dükkânından çıkmış ve 'ben senin dedeni tanırdım, çok iyi adamdı' diye sarılıp öpmüş. Hatta dükkândan Levi konağının çok eski fotoğraflarını çıkarıp göstermiş (ama hediye etmemiş!). Marc Levy bütün bu olan bitenden gerçekten etkilenmiş. Fransa'da yıllardır romanlarım yayımlanır, milyonlarca satar ama hayatta bir kişi bile elinde kitapla önüme atlayıp imza istemedi, diyesiymiş. (Ben İzmirli hayranın karşılama komitesinin adamı olabileceğini söylediysem de Sevil beni 'kötü yürekli' olmakla suçladı, neyse...) Dedesinin yıllar yıllar sonra 'iyi adam' diye anılmasını ise gözleri dolarak anlatıyormuş, 'işte bir insanın başarabileceği en büyük şey' diye. ('İzmir Körfezi'nin kıyısına oturdum ağladım durumu...)
Sonuçta İzmir, Marc Levy'yi tavlamış, bu kesin. Hatta Levy ilkbaharda Paris'te İzmir'in tanıtımı için bir dizi toplantıya katılacakmış. İyi yapar, biz de ona Karataş'tan bir evlik arsa veririz, hatta helal süt emmiş bir İzmirli kızla da evlendirdik mi tamam olur...
Sevil bunca hikâyeyi nereden mi öğrendi? Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum, sormadım.