Âleme salon yetmiyor

'Bulgur ne kadar su koysan çeker' der annem. Herhalde bekâr evinde mutfağa ilk girdiğim yıllardan kalmış aklımda, o nedenle hâlâ suyu ölçerek koyarım, bire bir buçuk. Fazlası pilavın tadını kaçırır.

'Bulgur ne kadar su koysan çeker' der annem. Herhalde bekâr evinde mutfağa ilk girdiğim yıllardan kalmış aklımda, o nedenle hâlâ suyu ölçerek koyarım, bire bir buçuk. Fazlası pilavın tadını kaçırır. İstanbul'un kültür ortamı da bulgur gibi oldu. Açılış törenlerinde salonu ne kadar büyütsen o kadar izleyici geliyor; hatta fazlası. Bir zamanlar Emek Sineması'nda yapılan Film Festivali açılışları artık kentin en büyük salonu olan Lütfi Kırdar'da yapılıyor. 1500 kişilik salon doluyor, birileri ayakta kalıyor, kimileri yer kapmak için erkenden seğirtiyor... filan. SİYAD Ödül Töreni 1000 kişilik AKM'de yapılıyor, durum yine aynı. Neredeyse tüm festival açılışlarında hal böyle. Film galaları Emek'e zaten sığmıyor, her defasında Sinepop yardıma koşuyor, o nedenle 10 salonlu sinema kompleksleri tercih ediliyor ne zamandır. Ama oralarda bile salonlar yetmiyor, davetliler coşup taşıyor, kızıp kaçıyor. Opera galaları da böyle, tiyatro galaları da... Tertipçiler halinden memnun tabii, 'izdiham' var diye. Ben sayın organizatörlere 'bulgur formülü'nü öneriyorum. Davetiyeleri çeşmeden akıtmayın, bire bir buçuk yapın, bakın açılış nasıl tane tane olacak...
Tamam yine Hıncal kıvamı kazandı yazı, biliyorum ama anlaşıldığı gibi Film Festivali'nin açılışında ayakta kaldım. Neyse ki ödül almak için sahneye çıkan Cüneyt Arkın'ın anılarla yüklü uzun ve beklenmedik performansı o kadar eğlenceliydi ki ayaklarıma inen karasuları hissetmedim, tören bitince tüyen 'ünlülerden' boşalan bir yere çöktüm.
Ertesi gün koştur koştur film gezdim. Çember tamamlanmış, bizim kuşak çoluk çocuk derdine düşüp el ayak çekince yeni entelektüeller için eski ustaları tekrar gündeme getirme vakti gelmiş. Ben Passolini ve Fassbinder filmlerinde biraz nostalji yapıyorum. Sonra kahve içmek için tabii ki Tünel'e gidiyorum. Yolda geçerken fark ettim ki yıllarca kapalı kalıp Türk nostalji insanları için bir iç acısına dönüşen Markiz yine kepengi çekmiş. Pasaj zaten çoktan kilidi asmış, rantseverlerin en başarısız projesi olarak tarihe geçmişti. Ama pastane iyi kötü limonata satmayı sürdürüyordu. Şimdi orada da bir şeyler oluyor. Meşhur seramik panolar yerinde, ama girişteki 120 yıllık vitraylar sökülmüş. Biraz sordum soruşturdum, anladım ki bu kilisevari vitraylar Markiz'in yerine açılacak kafenin konseptine uymuyormuş. Konsept filan denince tabii işin rengi değişiyor. Galiba bizim asırlık Markiz bir 'cafe' zincirine dönüşecek. Glorya Jeans ve Starbucks'ın kahve kokusu tüm İstanbul'u sarmışken onlara yeni bir kardeş geliyor: Robert's Coffee. Eh, pastaneler çağı kapanalı çok oldu zaten, belki 50 sene sonra birileri 'Caanım Starbucks'ları koruyamadık, önünde ilk sigaralarımızı içmiş, kablosuzdan bağlanıp karşı masayla chat'ler etmiştik,' diye yazılar yazar...