Leyla Alaton neden çığlık attı?

İstanbul'a en çok değen, bizi en çok ilgilendiren ve aynı zamanda 'iyimser' olan 10. Bienal, beni çok yordu! Açılışlardan, partilerden sabaha karşı 03.00'lerde uyumaktan bitap düşmüş vaziyetteyim.

İstanbul'a en çok değen, bizi en çok ilgilendiren ve aynı zamanda 'iyimser' olan 10. Bienal, beni çok yordu! Açılışlardan, partilerden sabaha karşı 03.00'lerde uyumaktan bitap düşmüş vaziyetteyim.
O ne haftaydı. Önce İstanbul Tasarım Haftası, sonra ardı ardına bienale paralel açılan onlarca sergi. Bienal maratonum perşembe günü başladı. Bu yılki bienalin (aynı zamanda bundan sonraki dokuz yılın) ana sponsoru Koç Holding'in patronu sayın Mustafa Koç, perşembe akşamı iş ve sanat çevrelerine dev bir parti verdi Antrepo'nun geniş bahçesinde.
Koç ailesi iyi ev sahibi olduğunu Mustafa, Ali ve Ömer kardeşler olarak tam tekmil partiye katılarak gösterdi. Partinin sürpriz konuğu ise dört gençten oluşan Çinli punk grubu Brain Failure'ydi. Misafirler bu grubu gördüklerinde oldukça şaşırdılar. Punk müziğe kibarlıklarından sallanarak eşlik etmeye çalışsalar da fazla dayanamadılar. Sıkılıp sergiyi dolaşmaya başladılar.
Ben de peşlerinden. Kuveytli bir sanatçının Kama sutra işine dalmışken bir çığlıkla irkildim. Leyla Alaton, Extramücadele'nin 'Ne?' (Ne Mutlu Türküm diyen, Ne Kürdüm diyen... Boşlukları izleyici dolduruyor) adlı işine bakarken coşkuyla "Çok güzel, süper..." diye bağırıyor, yerinde duramıyordu. Alaton'un yanına gidip ben de aynı çığlığı atar mıyım diye düşünürken kahkaha sesleri dikkatimi dağıttı. Konuklar bir labirenttin içine girip kahkaha atarak dışarı çıkıyorlardı. Ben de girdim üzerinde Ken Lum'un imzası olan yapıt bir aynaydı. Ama öyle lunaparktaki komiklik aynalarından değil. Üzerine Yunus Emre'nin şiirleri yansıtılıyordu. İşin komik tarafı da aynanın arkasına geçtiğinizde öbür tarafta yazıyı okuyan insanların tepkisini görmekti. Kendimi sorgu odasında sorgulanan insanları seyreder gibi hissetmedim değil.
Sonra çıkıp şu Rüya Evi'ne bakayım dedim. Rüya Evi'nin pembe yataklarında hiç tahmin edemeyeceğiniz insanlar uzanmış videoları seyrediyorlardı. Maalesef adlarını veremiyorum. Çünkü öyle isimler ki ben bile adlarını vermeye cesaret edemiyorum. İşimi seviyorum. Serginin çıkışında ise yine dört Çinli bağıra bağıra şarkılarını söylüyorlardı. Ve onları sadece memleketlileleri izliyordu. Sanatsal faaliyetin ardından sıra en sevdiğim kısma geldi. Liman Restoran'a gidip yemek yiyip içki içmeye. Arada iki dedikodu çıkar dedim ama olmadı. Çünkü Koç'un davetlileri Liman'a rağbet etmedi. Ben de Liman'da çoğunun dilini bilmediğim yabancı konuklarla içmek zorunda kaldım.
Ertesi gün yine Antrepo'da, bu sefer bienalin resmi açılışındaydım. Zira geçen bienalin açılışında yediğim böreklerin tadı damağımdaydı. Ama bu sefer börek yoktu. Moralim bozuk dolaşırken sık sık davetlilerin sarılarak poz verdiği Che Guavera heykeli dikkatimi çekti. İtiraf edeyim, başta bu heykeli bienal işi sandım. Meğer Che heykeli Marmara Güzel Sanatlar'ın hocalarından Zafer Mintaş tarafından 'sermaye ve sanat' ilişkisini protesto için oraya konmuş. Zafer hocaya bu şık korsan eylem için alkışlarımı gönderiyorum buradan.
Bienal açılışının dikkat çeken bir diğer yönü de çiçeği burnunda Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın orada olmasıydı. Bir bienal açılışında ilk kez bir kültür bakanı görüyordum. Galiba İstanbul Bienali tarihinde de bir ilk bu.
Ardından gece 11.00'de başlayan Nikki's'deki bienal partisine gittim. Oradaki partide tanıdık sima pek göremedim. Bienalin yabancı konukları çılgınca dans edip eğleniyordu. Bir bira isteyince partiye neden bizimkilerin itibar göstermediğini biraya 10 YTL verince anladım.