Madalya Erdal Öz Ödülü'ne

Ödül töreninden çıkıp meyhaneye gittik ve 'Hangi rakı?' muhabbetine kapıldık.

Akşamın serinliğiyle birlikte Pera Palas’ın geniş verandasına yayılan edebiyat topluluğu, hem ellerindeki şarap kadehleri, hem şıklıkları hem de görmüş geçirmiş bir topluluk oluşturmaları itibariyle bende bir Thomas Mann romanı etkisi yarattı. Kalabalığın içinde gezinirken Müjde Ar ve Ercan Karakaş’ın oturduğu masanın yanından geçip ayakta İhsan Yılmaz’la konuşan Kürşat Başar’ın etrafından dolaşıp Cemil Kavukçu’nun çevresinde toplanmış kadınlar ve adamlardan oluşan edebiyat erbaplarına şöyle bir sokulup, Can Öz ve Selma Ergeç’in masasına sevgi ve hayranlıkla bakıp nihayet Semih Gümüş ve Demet Haselçin’in yaslandıkları bara ulaştım ve ben de bir köşeye iliştim. Erdal Öz Edebiyat Ödülü her yıl daha özenli hazırlanıyor ve artık bu yıl hiç tartışmasız kitap dünyasının en iyi daveti madalyasını ona takmak gerekiyor. Bizimkiler hiç kızmasınlar ama galiba Radikal Kitap davetlerinin tahtını bile Can Yayınları’nın bu organizasyonu kapmış vaziyette.

Ben durduğum yerden kalabalığı süzüp arada Haliç manzarasına hülyalı bakışlar atmayı sürdürürken bir yandan da çıkışta ne yapacağımı düşünüyordum. Neyse ki sigara içme bahanesiyle kendini verandaya atan atan Turgut Kaptan’la birlikte Sevinç ve Ömer Sabri yanıma gelip yalnızlığımı sona erdirdiler. “Yakup’un ruhuna bu geceyi orada bitirmeliyiz” dedi, Ömer Sabri. “Sen içki içmezsin ki” demedim, önemli olan ruh kardeşliği. Hep birlikte toparlanıp yola koyulduk. “Aman tek tek çıkalım, Beyoğlu sınırları içinde beş kişiden fazlaya gaz, on kişiye su sıkıyorlar” dedi Sevil; hep birlikte güldük. Köşeyi dönüp Yakup2 tabelasının altından geçtik ve uğultulu terasta bir yer bulup kurulduk.

Garsona bir 70’lik söyledik. “Ne içiyorsunuz?” diye sordu. “Rakı” diye yineledim ben, hani duymamıştır diye. “Yok” dedi Turgut Kaptan, “Hangi marka diye soruyor.” Birden masada bir kararsızlık ve rakı markaları üzerine bana sonsuz gibi gelen bir muhabbet başladı. Yok Yeşil Efe en iyisiymiş, Tekirdağ biraz tatlıymış, Özel Seri çabuk sarhoş ediyormuş, İzmir Rakısı’nın anason kokusu kuvvetliymiş falan filan. Muhabbeti biraz daha kendi haline bıraksam, biliyorum ki bizim kırk yıllık rakıya şarap muamelesi çekecekler, karar vermek için “Ne yiyoruz?” diye soracaklardı. Sanki gazetelerin gurme köşelerinde çıkan, firmaların binbir çeşit ürünü satmak için düzenlediği ‘rakının lezzetlerle dansı’ nevinden etkinliklerin tesiri altındaydılar. Dolayısıyla Sevil çıkıp “Ekşi mayalı köy ekmeği üzerine taramayla Tekirdağ Rakısı gidiyor” diyebilirdi. Ya da Turgut Kaptan, “Kırmızı pancarlı İskandinav somonuyla mutlaka Yeni Seri içmeli” diye buyurabilirdi. Hele Ömer Sabri, “Ballı hardallı rezene kavurması yatağındaki kuzuyla mutlaka Âlâ içmeli” derse ben patlayan kahkahamın etkisiyle masadan düşebilirdim. O nedenle “Yeter be!” diye hepsini susturdum. “Evladım sen bize bir Yeni Rakı getir, düz olsun” dedim.

Sonra tek tek dostlarımın yüzlerine baktım, onlar “Yahu rakı zaten tadı keskin bir içki, neyse ki artık her şişeden aynı kalite çıkıyor. Artık anasonu bir gıdım az, alkolü bir gıdım fazla oynayıp durmayın şu meretle, için işte adam gibi” diye içimden çektiğim o uzun ve sert söylevi duyup anladılar. Ne de olsa aramızda kırk yıllık masa arkadaşlığı, gerçek rakı muhabbeti var.