Mekânlar ve adamlar

Herkeste depresif bir surat. </br>Tabii kolay değil, hem entelektüel olacaksın, hem solcu olacaksın hem de AKP haklı diyeceksin. Bu kadar çatışmayı hangi yürek kaldırır.

Herkeste depresif bir surat.
Tabii kolay değil, hem entelektüel olacaksın, hem solcu olacaksın hem de AKP haklı diyeceksin. Bu kadar çatışmayı hangi yürek kaldırır. Arada yüreğini serin tutan, içten içe ya da açıktan açığa 'Oh olsun' çekenler de yok değil. Onlara uzun ömür dileyip, sigara dumanı, rakı kokusu ve kahır dolu mekânlardan birine daldım, sırf dertleşecek birilerini bulayım diye. Kapıda Erkan Goloğlu'yla burun buruna geldik. Fazla samimiyeti olmayan ama aynı gazetede yazmanın sempatisiyle birbirine kibar davranan iki efendi adam gibi selamlaştık. 'Burada bir Cemil Müneccim eksik' diye duruma uygun bulduğum, beceriksiz bir espri yaptım. Bir spor yazarının özgüvenine ve masaların değişmez asına yakışır bir cevap verdi 'O evinde, papatya çayı içiyordur...', güldük...
Süper'e adım atmıştım, etrafa selamlar vererek boş masalardan birine doğru ilerledim. Birdenbire garsonlarından ekâbirlerine, tuvaletinden kızarmış patateslerine, şairlerinden muhabirlerine ve yayıncılarına kadar her şeyiyle insanda zamanın donduğu hissi uyandıran bu mekânın tedirginliğimi daha artırdığı hissiyle oturmaktan vazgeçtim. Ucuz bira, yağlı patetes, soğanla süslenmiş marul yapraklarından oluşan salataların arasından geçip Nevizade'ye girdim. İyi bir Türk vatandaşı olmaları için ihtiyaç duydukları 'siyasi tecrübe'yi son muhtıra sayesinde edinen gençliğin oturduğu taburelerin arasından geçip Saki'ye ulaştım.
Ortam en az Süper kadar dumanlıydı.
Biraz daha hallice yazar ve gazetecilerin, oyuncu ve ressamların, yani orta halli rakıseverlerlerin arasına karışıp bir-iki kadeh içtim. Ardından yolumu Tünel'e çevirdim. Cahide'nin önünden dolaşırken benim gibi ucuzcu kıro entelektüellerin zaten içeri alınmayacağını bilerek, (zaten enerjim tutmaz) Yakup'a girdim.
Her zamanki gibi çok kalabalıktı, ama boşuna bir tanıdık aradı gözlerim. Acaba artık Yakup eskisi kadar popüler değil mi, diye düşündüm. Okay Gönensin bile orada değildi mesela... Hiçbir sergi açılışının, yazar kokteylininin olmadığı bir gecede Yakup'un boş olmasından doğal ne olabilir, olağan karşılamak gerek. Hemen karşıya geçtim. Edebiyat camiasının yeni gözdesi Asmalı Cavit'e. Yakup'un eski şefi Cavit
bey, geçmiş güzel zamanlarda kalan arkadaş kıvamındaki meyhanecilerin
medeni bir devamı, herhalde başarısını buna borçlu. Bu küçük mekân öyle
popüler ki artık rezervasyonsuz gitmek işi fazlasıyla şansa bırakmak oluyor. Benim niyetim birilerinin masasına çökmek olduğu için güvenle daldım. Nitekim, Selim İleri, Semih Gümüş, Derviş Şentekin, Atilla Birkiye, Celâl Üster, Sırma Köksal-Tülin Er ikilisi, Metin Celal, Turgay Fişekçi, Enis Batur, gazeteci tayfasından Yiğiter Uluğ, Adnan Bostancıoğlu, aktörlerden Cem Davran, Hakan Gerçek çeşitli masalarda çeşitli gruplar halinde oturuyorlardı. Ben de kendime bir yer buldum ve fasulye kavurmasının acısında kendimi avuttum.
Hazır mekânlardan söz etmişken şunu da anlatayım. İKSV, Pera Müzesi
ve Borusan üçgeninin ortasında bir mekân, 'Lokanta' öğlen yemeklerinin vazgeçilmez yeri olmuş. Tabii ben bunu bilemem, Asmalı'daki muhabbet bir ara oraya geldi de öğrendim. Efendim Görgün Taner'ler, Özalp Birol'lar, Melih Fereli'ler, Ahmet Erenli'ler ve daha kimler kimlerin öğlen paydoslarını değerlendirdikleri bu yerde kültür dünyamızın geleceği şekilleniyormuş. Devasa sergiler, kültür merkezleri, festivaller, bomba gibi konserler hep Lokanta'nın mutfağında pişip, İstanbul'a servis ediliyormuş.
Tabii meslektaşlararası rekabet de söz konusu olunca her masa bir yandan kendi projesini hazırlarken diğer yandan komşulara kulak kesiliyor, bazen selamlaşma anında bir diğerinin cebine bir 'böcek' atıveriyormuş. Hatta mekânın en gediklisi olan takım elbiseli, özel tesisat döşetmiş, hepsini birden dinliyormuş...
Sarhoş muhabbeti canım, ciddiye almayın sakın.