Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal zirvede

Ben de isterdim, gideyim Ankara'ya CHP'li delegelerle itiş kakış o salona gireyim ve Gandi Kemal'in yükselişine şahitlik edip kurultay izlenimleri yazayım. Ama bizim gibi laga luga yazarlarının (lafın patenti Engin Ardıç'a aittir) kaderi böyle yeme içme, sanat manat, dedikodu filan yazmak.
Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal zirvede

FOTOĞRAF: YELDA BALER

Ben de isterdim, gideyim Ankara’ya CHP’li delegelerle itiş kakış o salona gireyim ve Gandi Kemal’in yükselişine şahitlik edip kurultay izlenimleri yazayım. Ama bizim gibi laga luga yazarlarının (lafın patenti Engin Ardıç’a aittir) kaderi böyle yeme içme, sanat manat, dedikodu filan yazmak.
Ama bu hafta laga luga yapmayacağım, köşemi geçen hafta aldığım bir okur mektubuna ayıracağım. Mektubu yollayan Ayrıntı Yayınları’nın efsane editörü Ömer Faruk. Yayın âlemi hatırlayacaktır, kendisi bir iki yıl önce ortaklarıyla ihtilafa düşmüş ve yayınevinden ayrılmıştı. Sesi soluğu çıkmıyordu bir süredir. Ses Nepal’den geldi. Yok, hayır, Budist olup oraya yerleşmemiş. Uzun bir seyahat yapmaya karar vermiş ve soluğu Nepal’de almış. Dünyanın zirvesinde, küçücük bir kitapçıda Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal kitapları görünce de bunu paylaşmadan edememiş. İyi etmiş, edebiyat dünyasının bütün zirvelerine çıkan Orhan Pamuk’un coğrafi zirvelerde de kendine yer bulduğunu görmek bana iyi geldi. Hem de Yaşar Kemal’le birlikte.
İşte Ömer Faruk’un mektubu:
“Pokhara/Nepal, Machapuchare Dağı’nın eteklerinde küçük, turistik bir yerleşim yeri. Bu dağa çıkış yasak. Şerpalar, dağcılara eşlik eden dağ köylüleri ‘uğursuz’ diye çıkmayı reddediyorlar. Devlet de halkın bu ‘kutsal dağ’ına çıkış yasağı koymuş. 
Himalayalar’a çıkmak isteyen dağcıların konakladıkları, dinlendikleri, havanın tırmanış için uygun hale gelmesini bekledikleri bir yer Pokhara. Bütün ekonomi ve sosyal hayat dağcılara göre düzenlenmiş. 20/30 civarında koltuk kapasiteli uçaklarıyla yolculara hizmet veren küçük bir havaalanı var. Çok az uçak inip kalkıyor; çok az insanın yolu buralara düşüyor. Havaalanında da gazete, harita, kitap, fotoğraf malzemesi, turistik eşya satan küçük bir büfe mevcut. Bizdeki mahalle aralarında yer alan gazete bayilerine benzer. ‘Ne okuyorlar’ diye merakla bakınırken gördüm. Toplam 20/30 kitabın arasında Orhan Pamuk’un kitapları vardı. Bir tane de Yaşar Kemal. Çok sevindim!
Memleketinde korumalarla dolaşan, yargılanan Orhan Pamuk’un dünyanın en yüksek, en ücra köşelerinden birinde okur bulmasına ne demeli, bilmiyorum.
Dünyanın zirvelerine aylarca sürecek bir tırmanış için hazırlık yapan, bedenini yıllarca bu tırmanış için sabırla terbiye eden dağcıların Orhan Pamuk’u yol arkadaşı olarak seçmelerine ne demeli, onu da bilmiyorum. Sosyolojik gözlemlerle, edebi kestirimlerle sonuç alınabilecek sorular değil bunlar. (Neden Ernest Hemingway değil, örneğin?) Uydurayım bari: Her ikisi de tırmanmayı, zirveyi, zirvenin ıssızlığını seviyor. Soğuk ve puslu zirvelerden aşağıdaki hayatlara bakıp, düşünmekten çok hoşlanıyor. Nasıl?
Orhan Pamuk’un yazarken bolca hayal kurduğunu da biliyoruz, söylüyor. Kendini okuyanları hayal ederken, aralarına 8848 m’lik dünya zirvelerine çıkmayı hayal eden dağcıları da ekliyor muydu, onu da bilmiyorum.
‘Kendimden çıkmak’ için çıktığım bu yolculuğun en ücra yerinde bütün kitaplarını okuduğum Türkçe’nin yazarına, Türkçedeki kendimin bir parçasına rastladım.
Anladım ki kendini bir dünya yurttaşı gibi kuran, ürünlerini evrensel ölçütleri gözeterek veren yazarlarımızın sinemacılarımızın yankısı dünyaya yayılmış durumda: Orhan Pamuk, Yaşar Kemal, Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu, Sema Kaygusuz...
‘Milli devlete’ sıkıca bağlanarak dünyayı kendinden ibaret görmeye dönüşen milliyetçilik ise kendini kendine hapsediyor... Evinin pencerelerini kapatıyor, hatta bodruma iniyor.”