Saraylara layık güncel sanat

San Marco'da güvercinlere yem atarken birden arkamdan biri bağırmaya başladı: Sinyor Kemal Yılmaz, sinyor Kemal Yılmaz... Başımdan aşağı kaynar sular indi.

San Marco'da güvercinlere yem atarken birden arkamdan biri bağırmaya başladı: Sinyor Kemal Yılmaz, sinyor Kemal Yılmaz... Başımdan aşağı kaynar sular indi. Artık Venedik'te bile biliniyorsam, ben bu işi bırakayım dedim ki sesi ve sahibini tanıdım. Neşe küpü Adalet Cingöz, el sallayarak bana doğru ilerliyordu. Üstelik de yanında elleri cebinde yürüyen canti adam, Kültürazzi'nin ta kendisiydi.
Ne arıyorsunuz siz burada demedim. Venedik Bienali'ndeki Türkiye pavyonu için küçük bir gazeteci grubunun davet edildiğini, İstanbul güncel sanat ortamının tüm profesyonellerinin her yıl olduğu gibi akın akın bu kente
geldiklerini biliyordum. Ben gizlice gidip Türkiye pavyonunun açılışını gözlemek isterken birden kendimi önce dedikodu yazarlarının, sonra gazeteci ve bankacıların arasında buldum.
Önce standın sponsoru Garanti Bankası'nın Venedik seyahatine katılanları sayayım. Bankanın genel müdürü Ergun Özen ve pek çok yardımcısıyla eşleri, basınla ilgilenen AB tanıtımdan Sibel Asna ve yardımcısı Özlem Ece. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın eski genel müdürü Melih Fereli, yenisi Görgün Taner ve diğer müdürler Esra Nilgün Mirze, Ömür Bozkurt. Medyadan yakışıklı Cüneyt (Özdemir), sayın Zeynep Oral, Ayşegül
Sönmez ve kankası Sinem, İhsan Yılmaz ve güneş gözlükleri, Doğan Hızlan ve Venedik'te Ölüm, Filiz Aygündüz ve lap top'u, Müge Akgün ve Referans'ı, Cem Erciyes ve yeni fotoğraf makinesi, İzzet Öz ve eski programı... İş dünyasından kimler vardı vallahi ben tanıyamadım, ama koleksiyoncu oldukları ve tabii çok zengin oldukları her hallerinden belli olan birkaç kişi vardı. Adalet, içlerinden uzun boylu olanının ağzını yoklarken duydum, 'Bugünlerde alıcı değil izleyiciyim...' diyordu. Türkiye için ne yazık!
Cuma günkü açılışın hemen ardından Türkiye, kentin açıklarında bir adada parti verdi. Venedik'teki Türkiye sanat çevreleri neredeyse
tam kadro oradaydı. Fulya Erdemci, Çelenk Bafra, Üstüngel İnanç, tabii ki Vasıf Kortun ve Hüseyin Bahri Alptekin, Övül Durmuşoğlu, Haldun Dostoğlu... Ancak hiçbir partiyi kaçırmaz diye bildiğim Ali Akay'la Seza
Paker'i orada görememek beni epey şaşırttı.
Hem kıvrak hem avangard Baba Zula'nın çaldığı gecede dansözlerden biri (evet iki taneydi) bir ara sahneden inip sanatçı Adnan Yıldız'la (kendisi tenis kortundan doğru partiye gelmişti sanırım) karşılıklı göbek attı.
Tabii kutlamalar bununla bitmedi, Türkiye pavyonu için Türklerin birbirine verdiği 'gala yemeği' bir Venedik sarayında gerçekleşti. Misafirler karnaval kostümleri içindeki animatörler eşliğinde kırmızı halılardan ilerleyip kokteyl salonuna geçtiler. Kanatlı kapılar açıldı yemek salonu göründü. Şahane yemekler yendi, şahane şaraplar içildi. Ama gecenin sürprizi gecenin sonunda bir piyano eşliğinde sahneye
çıkan Emma Shaplin oldu. Shaplin'in cızırtılar eşliğinde giren pop müziğin üzerine masum masum aryasını söylemeye başlamasıyla Doğan Hızlan'ın yerinden fırlaması bir oldu. Bir süre sonra oteline dönmeyi tercih eden Doğan Hızlan'a, fuayede beklediği süre boyunca Ayşegül Sönmez ve Filiz Aygündüz de eşlik ettiler. Böylece, sanat dünyasının bu iki genç gazetecisi, klasik müziğe karşı bir Doğan Hızlan titizliği içinde olduklarını gösterdiler. Bu arada İzzet Öz, birisine Emma'nın ilk kez böyle özel bir ortamda, piyano eşliğinde konser verdiğini, gün boyunca havuz başında güzel sopranoyu bu 'özel' konsere kendisinin nasıl hazırladığını anlatıyordu. Ben de aktarıyorum...
Sergi mi, şahaneydi canım. Ya da ben ilk kez Venedik Bienali'ne gittiğim için bana öyle geldi. Zaten onu başkaları daha çok yazar, siz de okursunuz...