Sezen Ece'ye gelmiş

Gazetecilerin çarşamba eyleminin akşamı (inanmak zor ama bu işi bazen bizimkiler de yapıyor) bir-iki eski dostla Yakup yapalım dedik.

Gazetecilerin çarşamba eyleminin akşamı (inanmak zor ama bu işi bazen bizimkiler de yapıyor) bir-iki eski dostla Yakup yapalım dedik. Efendi efendi 22.00 sularında kalktık, evlerimize dağılacağız. Tam Ece'nin önünden geçiyordum ki şaşırdım kaldım; o ne? Beş kamera onlarca gazeteci Asmalı Mescit'teki Ece'nin önünde. Aman dedim, yoksa muhalefet ve de iktidar liderleri Ece'de özel bir toplantı mı yapıyorlar, medyanın bu kadar ilgisini çeken ne olabilir? Hemen kapıya yeltendim, neyse ki Ece arkadaşım beni hemen içeri aldı. Özel haber hevesim anında kursağımda kaldı. O onlarca gazeteci, bir başka gazetecinin, Murat Çelikkan'ın 50. yaşgünü partisi için gelen ahbabı Sezen Aksu'nun peşindelermiş meğerse. Biz içerdeyken paparazzi sayısı birden çoğaldı. Birden ne göreyim? Okan Bayülgen ve hanım arkadaşı içeri girmez mi? Ondan sonra kimse ne yiyip içtiğinin ne de Sezen Aksu'nun şarkılarının keyfini çıkarabildi. Halbuki ne güzel 'Kavaklar'a koro yapıyorduk. İçerde ut ve gitar dışarda tam bir muhasara vardı. Küçük mekânda, kurulan sıcak ortam kapıdan çıkma stresinin gölgesinde kaldı. Öte yandan paparazzilerin hiç değilse Aksu'nun köpeğini çekmek için gösterdikleri çaba, gerçekten iç paralayıcıydı. Üç kuruşa yapılacak iş değil ama ne yapsın çocuklar. Tuhaf bir duygudaşlık kurdum, ne de olsa Hasan Cemal'den çok onların meslektaşı sayılırım...
Üzücü ve de sinir bozucu olan şuydu: Ben gece yarısından sonra mekânı terk ederken paparazziler hâlâ bekliyorlardı. Aksu ve Bayülgen'in nasıl terk ettiklerini düşünmek bile istemiyorum. İçerde Yıldırım Türker, Tuğrul Eryılmaz, Okay Gönensin, Adnan Bostancıoğlu gibi gazeteciler, Deniz Türkali ve İpek Bilgin gibi oyuncular, Gaye Boralıoğlu, Bilal Dede gibi reyting şampiyonu senaristler vardı ama paparazzilerin gözü kimseyi görmüyordu. Hadi beni tanımadılar, anlıyorum, o nedenle fazla kafaya takmadım; ama diğer ağır gazeteci abilerim buna bozulmuş olabilir. Keşke magazinci arkadaşlar yayımlamayacaklarsa bile, gönülleri olsun diye bir iki eski yayın yönetmeni ya da köşe yazarı görüntüsü de alsalardı...
Ertesi gün tekrar yataklara düştüm. Yok, hasetimden değil eylem sırasında yediğim yağmurdan. Sanki iki hafta gripten yorgan döşek yatan, yazılarını yazamayan ben değilmişim gibi, sabahleyin gazetecilerin protesto yürüyüşüne katılacağım tuttu. Hükümetin yıpranma tazminatını kaldırmaya niyetlenmesi üzerine haklarını savunmak akıllarına gelen meslektaşlarıma destek olayım dedim. Taksim Meydanı'nda toplanan küçük kalabalığa karıştım. Neyse ki gizlenmeme gerek olmayan bir kitle. Birilerine selam verip, bizim Radikalcilerle kaynattım, sonra da yağmurun altında iyice bir ıslandım. Sloganlar atarak Galatasaray'a kadar yürüdük. Eylemin büyüsünü sık sık ortamızdan geçen nostaljik tramvay bozduysa da kimse aldırmadı, bu da 'içinden tramvay geçen eylem' oldu. Radikal ve Milliyet'ten katılım iyiydi. Şu sıralar satış gerilimi yaşayan Sabah gazetesine anlayış gösterdim, tarafsız Taraf'tan kimsenin olmamasını Kadıköy'den Taksim'e gelmenin zorluğuna bağladım, ama ortalarda hiç türbanlı ya da nur yüzlü meslektaşımın olmamasını anlayamadım. Herhalde bu hükümetten kendilerine bir zarar gelmeyeceğine tamamen ikna olmuş durumdalar. Ne diyeyim Allah hayır etsin.