Venedik'te kâbus İstanbul'da ütopya

Sevil'i aradım, 'Kemal Bey şu anda çok meşgulüm büroyu biber gazı mağdurlarına açtık, limon doğramam lazım' dedi çat diye kapattı.

Sanat dünyasının nabzını tutayım, şöyle güzel enstalasyonlar videolar filan göreyim bir de domatesli spagetti yiyeyim diye gittiğim Venedik bir kâbusa dönüştü. Bir kere burada hava sıcaktı orada yağmurlu. Ben şemsiyeyi neden almadım diye hayıflana hayıflana bienal alanına girip Türkiye pavyonunu bulduğumda anladım ki gündem başka. Herkes elinde bir akıllı telefon ‘Twitter belası’na dalmış memleketteki olayları takip ediyor. Hemen sekreterim Sevil’i aradım, “Kemal Bey şu anda çok meşgulüm büroyu biber gazı mağdurlarına açtık, limon doğramam lazım” dedi çat diye kapattı. Turgut Kaptan’ı aradım, eski karısı filan yola dökülmüşler, ‘Beşiktaş yanıyor üstadım’ dedi ve bir öksürük kriziyle görüşme sona erdi.

Tarihin yapıldığı anı kaçırmış bir Türk aydınının iç sıkıntısıyla kendimi ilk gördüğüm kafeye attım, bir şişe proseko sipariş edip efkar dağıtmaya koyuldum. Neyse ki ertesi gün sabah erken saatlerden itibaren San Marco Meydanı’nda buluştuk. 12 Eylül rejimini protesto eden sürgündeki Türkler gibi bir araya geldik, pankart açtık ve avazımız çıktığı kadar ‘Rezist İstanbul’ (diren İstanbul) diye bağırdık. Genç yaşlı, ünlü ünsüz demeden bütün sanatçıların, müze müdürleri ve küratörlerin ve hatta koleksiyoncuların omuz omuza verdiği hoş, insanın içini rahatlatan bir eylem oldu. Akşam uçağıma bininceye kadar bu sayede biraz rahatlayıp sergi gezebildim.

Uçaktan inince beni Turgut Kaptan karşıladı. “Gözlerine inanamayacaksın dostum” dedi ve hakikaten inanamadım (zaten bu Turgut hep haklı çıkar...). Gezi Parkı, Taksim Meydanı ve dahi İstiklal Caddesi bir disütopya alanı gibiydi. Polis çekildikten sonra burada göstericiler sürekli bir karnaval ortamı oluşturmuştu. İstiklal Caddesi’nin neredeyse tüm kepenklerini kaplayan yazılar, sloganlara baka baka, Turgut Kaptan’ın işte biz buradan geldik, polis şuradan anlatısı kulaklarımda uğuldayarak, etrafımdaki neşeli gençleri, ters dönmüş otomobilleri, her yeri kaplayan boş pet şişe ve sıkılmış limonları çiğneye çineye gezindim durdum. İnşaat alanını çeviren ve herkesi 1.5 metrelik kaldırımlara sıkıştırıran bütün teneke paravanlar sökülmüş, polis bariyerleriyle birlikte barikatlara dönüşmüş. İnsanlar inşaatın içinden geçip Taksim’e ferah feza giriyor, Cumhuriyet Caddesi, Tarlabaşı hiçbir kısıtlama olmayan arabalarla yayaların beraber kullandığı tuhaf birer yola dönüşmüş vızır vızır işliyordu. Bir ara Beşiktaş’ta hâlâ süren olaylardan gaz dalgaları gelip bizi yaladı geçti, burnum yandı. Yaklaşık 10 kilometrekarelik bir alanda resmen anarşist bir düzen kurulmuş gibiydi. Polis, özel güvenlik ve büyük sermayenin tamamen çekildiği bir ortam. Gece geç saat olmasına rağmen insanın kendini güvensiz hissetmediği, çay kahve, döner filan satanların da göstericilerle neşe içinde birlikte yaşayıp gittiği bir hal. Eve vardım doğru yatağa attım kendimi, kulağımda tercere tava gürültüsü uykuya daldım.

Ertesi gün biraz geç kalkıp öğlenden sonra tekrar Taksim’e çıktım. Ve gözlerime inanamadım. Bir gece önceki çöp dağları yok olmuş, bizzat eylemcilerin gayretiyle o dev gibi alan bal dök yala bir hal almıştı. Eminim ki Gezi Parkı’nın ağaçları, otları ve kuşları hiç bu kadar mutlu olmamıştı. Çünkü tek bir çimen tanesi, toprak parçası, ağaç dibi boş değildi. İnsanlar parkın tamamını kaplamış, yerlere uzanmış çay kahve bira takılıyor, kimileri ayakta davullarla dans ediyor, kimileri neşeli sloganlarla eğleniyordu. AKM’nin çatısına çıkmış el sallayan insanları seyrettim, sloganlar atan taraftar gruplarına baktım ve kendimi bir filmin içinde sandım. Sanki birisi ütopik bir film çekmek için Taksim civarını sete dönüştürmüş de ben de orada geziniyorum gibi. Ama ortada belgesel çekmeye çalışan eylemcilerden başka hiçbir kamera yoktu. Kitleyi bulmuşken flamalarını, bayraklarını çıkartıp propagandaya girişen parti ve siyasi gruplara biraz kızıp tam dönüyordum ki bir genç adam kolumdan tuttu.

Dönüp baktım ama tanıyamıdım, zaten o da beni tanımıyordu ve tanışmamız da gerekmiyordu. Hiçbir şey söylemeden çantasından çıkarttığı birayı uzattı; aldım, açtım bir büyük yudum aldım. Göz göze geldik ve gülmeye başladık, kutuları tokuşturduk ve kalabalığın içinde ayrı yönlere doğru yürüyüp kaybolduk.