Adanalı değilsin sen kardeş

Yüzleri hep gülüyor. Kızınca hakaret etmiyorlar, gerekirse küfür... Bir de kalplerinde harlı bir ateş var.

Daha önce gitmişliğim vardı. İlk kez Altın Koza Film Festivali için. Hilton’da kalmış, partilere katılmış, bir 'Altın Koza' içinde üç beş gün geçirip, sinemacılar olarak İstanbul’a geri dönmüştük.

Benim gibi Yılmaz Güney hayranıysanız, film yaptığınız şirketinizin adı bile 'Yol' ise Yaşar Kemal’in iki eli hamurunuza değdiyse, Adana yazılan şey, hayatınızda başka okunur.

Bu yüzden 'Portakal Çiçeği Karnavalı’nı duyunca Adana’ya bileti kestirdim.
Nisanda Adana’ya gitmeyen portakal çiçeğinin kokusunu bilmez. Hakikaten baş döndürücü bir kokusu var portakal ağaçlarının. Üzerlerindeki çiçekler, Seyhan’ın üstünden kalkan buharla ciğere işlerken, insanın aklına acayip şeyler getiriyor.

Kentin içinde ağır ağır akan nehir boyunca uzanan parklar, hayvan pazarının gıdaklamaları, Kazancılar’da ismi gibi güzel İstanbul Kebap Salonu’nun coşkusuyla Atatürk sevgisiyle İzmirlileri aratmayan Adanalıların ilgisi birleşiyor.

Tek karnaval
İnsan soruyor. Bu ülkede nasıl olur da karnaval olmaz? Hele hele kanı bu kadar kaynayan bir Adana’da? Toyota Türkiye’nin CEO’su Ali Haydar Bozkurt soruyu yanıtlamış, arkadaşlarını bir araya getirmiş ve olur demiş. CEO deyince öyle havalı, yaklaşılmaz biri gelmesin gözünüze. Her Adanalıda biraz Yılmaz Güney görürsünüz.

Ayağında Convers'ler ve kot, üstüne bir tişört ve kocaman bir gülümseme. Herkesi bir araya getiriyor. Belediye başkanları ayrı partiden ama aynı karnavalda bir arada. MHP'lisi de CHP'lisi de aynı coşkuyla alkışlanıyor.

Çünkü akıllarında karnaval var. Tokyo’nun Kiraz Çiçeği Festivali kokmayan çiçekleriyle kenti uçururken, Adana’nın insanı uçuran kokusuyla portakal çiçeklerinin neden karnavalı olmasın diyen Ayşe Arman, Arif Keskiner, Nebil Özgentürk, Aytaç Arman, Levent Veziroğlu, Ertuğrul Ateş, Timur Savcı, Adnan Çam, Atilla Özdemiroğlu ve ismi buraya sığmayacak birçok insan bir araya geliyor ve destek veriyor.

Fahri

Ben de İzmir gözlemcisi olarak gittim. İzmir’e en çok benzeyen kentin Adana olduğunu gördüm. Yüzleri hep gülüyor. Kızınca hakaret etmiyorlar, gerekirse küfür... Bir de kalplerinde harlı bir ateş var. Yani bir karnaval için ne gerekiyorsa...

Bu kadar güzel bir iki gün geçirdiğimi hatırlamıyorum. Bütün Avrupa’yı saran ve İstanbul, Ankara ve İzmir’e sirayet eden o manikürlü pedikürlü şehir estetiğinin hâlâ dışında, büyüyü ve naif insan güzelliğini sokaklarında barındıran, hortumla yıkandığında kalkan toz kokusuna portakal çiçeği özütü karıştırıp, insanı kendinden geçiren Adana’ya seneye bu karnaval için iki katı insan gelecek.

Ekonomiden falan bahsetmiyorum. Bildiğin umutsuzluğun, içe kapanmanın, yaratıcılıktan uzak, eğlenmeyi mahcup bir gülümseme sanan ve aslen insanı insan yapan şeylerin çoğuna yabancı muhafazakârlığın önünde yaratıcılığın, heyecanın, sanatın ve sel olmuş coşkunun adı bu tip karnavallar. Binlerce insanı böyle gülümserken hiç görmemiştim. Tekrar giderim.

Bir de bici bici için. Yolda gördüm. Ne olduğunu sordum. Satıcı “Adanalı değilsin sen kardeş” dedi. “Fahri” dedim, “o ne?” dedi. Üstünde durmadım. Kaç para olduğunu sordum, bozuldu. “Hemen otur” dedi ve ikram etti. Sırf bunun için bile, bu güzel insanların memleketi Adana’ya tekrar giderim. Seneye. Nisanda.