Babasının Arabasına Âşık Oğlanlar

O Passat'ın içine oturduğumda, Seyfi'yi tam içimde hissettim, en tanıdık yere onu gömdüm. Orada ağladım.

Geçen sene bugün hayatımın en zor günlerinden birini yaşadım. İlk kez gittiğim Kayseri’de herkes tanıdıktı. Seyfi Teoman’ın dostları onu kalplerine gömmek için gelmişti.

Seyfi’nin yaşlılığına benzeyen, çakır gözlü vakur bakışlı Nuri Amca karşımda oturuyordu. Geçirdiği trafik kazası nedeniyle beyin travması geçiren oğlunu bir ay boyunca hastanede beklemişti. Biz de yanında.

Geçen sene bugün Seyfi gideli bir gün olmuştu. Kayseri’de, o oturma odasında, o koltukta kaybolmuş, minicik kalmış dev adama bakıyordum. Benim de yeni oğlum olmuştu. Öyle bir acıdır ki evlat acısı, Allah aklınızdan bile geçirmesin.

Geçirdi. Ürperip ayağa kalktım. Ağlayamıyordum. Kiraz Anne’nin çevresinde, Nuri Baba’nın yamacında, Yamaç’ın yanında olmuyordu. Aklımda Seyfi’nin tabutu, tabutun üzerinde babasının sarı ceketi...

Evden çıktım. Ayaklarım beni o arabaya götürdü. Nuri Amca, Almanya’da işçiyken almış. Kırmızı bir Passat. Seyfi küçükken hep onu izlermiş. Her yıl motorunun inmesini, aksamının sökülüp, temizlenip geri takılmasını. Alet edevatı neden bu kadar iyi tanıdığını, en karmaşık teknik sorunları tereyağında nasıl kıl yaptığını Kayseri’de anladım.

Araba apartmanın önünde değildi. Sağa sola bakındım. Binanın altında bir garaj varmış. Dışardan girişi kilitliydi. Merdivenlerden kömürlüğe geçtim. Oradan garaja bir kapı açılıyordu. İçeri girdim. Karanlık depolara has o kesif küf ve toz kokusu genzime doldu.

Çakmak bir türlü yanmadı. Çaktım durdum. Tek mumluk flaşımla karanlıkta ağır ağır yürümeye başladım. İleride cılızca fosforlanan eski bir elektrik düğmesi gördüm. Çak çak çak önüne geldim ve açtım.

Hemen karşımdaydı. Üstü örtülü, steyşın. Eğilip brandanın iplerini çözdüm, bir harekette kaldırdım. Pırıl pırıl yüzüyle bana bakıyordu. Biz oğlanlar arabaların yüzleri olduğuna inanırız. Çevresini yavaşça turladım. Kapısını açtım. İçine oturdum. Döşemelerin kokusunu içime çekerek kendimi içine bıraktım.

Oğullar kendi uzak dünyalarında yaşayan babalarıyla hep bir araç sayesinde ilişki kurar. Babalar öyledir. Sevgi gösteremez. Ağırdır. Meşguldür. Serttir. Yumuşak olsa da uzaktır.

Oğlanlar bir araca yaslanmadan babanın sevgisini hissedemezler. Erkekliğin öğrettiği mala, malzemeye, araca, arabaya hâkimiyet, insana dokunmanın önüne geçer.

Babalar fark etmez. Arka koltukta, araba kullanan babayı heyecanla izleyen oğullar, o babaya özlemle arabaya tutunurlar. O arabanın kokusu, direksiyonun hemen arkasında yanan minik ışıkların renkli dünyası, bir kilometre uzaktan tanınan motorun sesi, kornanın “Gel yavrum sana bir sarılayım” tınısı.

O Passat’ın içine oturduğumda, Seyfi’yi tam içimde hissettim, en tanıdık yere onu gömdüm. Orada ağladım. Onu düşündüm. Şimdi fotoğrafına baktığınız Passat Kayseri’de bir apartmanın, Seyfi Teoman da o kentin altında.

Küçük motosikletine çarpıp Seyfi’yi öldüren Sadık Güner ise aramızda. 3 yıl 4 ay ceza aldı. Yargıtay onarsa kısaca içeri girecek çıkacak. Türkiye’nin en iyi yönetmenlerinden birinin canını alması yakasına hayatı boyunca yapışacak.

Ve biz yine o arabalara âşık çocuklar olarak, o arabaların içinde doğacağız, o arabaların içinde öleceğiz. Ne sevgiyi doğrudan yaşamayı ne de araçları doğru dürüst kullanmayı öğrenerek.

Nur içinde yat Seyfi.