Ercan Kesal'ın nihavent gazozu

Peri Gazozu öyle bir kitap. Bir ömre bedel yazılar ki vuslatı başka âlem.
Ercan Kesal'ın nihavent gazozu

Üç Maymun’da bir siyasetçiyi oynarken gördüm ilk. Siyaset bilimciyim. Yıllarca anlatsam, bir siyasetçiyi bu kadar iyi resmetmeyi başaramam. O gün Ercan Kesal’ın ismini aklıma yazdım. Nuri Bilge’nin en iyi filmiydi. Senaryoyu da beraber yazmışlardı.

Sonra “Bir Zamanlar Anadolu’da” çıkıp geldi. NBC’nin en etkileyici filmi oldu. Senaryosunda yine Ercan Kesal’ın imzası vardı. Anadolu insanının psikolojisine yapılmış otopsiydi. Film gösterime girdiğinde Nihal Bengisu Karaca ve İskender Pala’yla yaptığımız Üç Nokta programına davet ettik.

Ondan önceki konukla sohbet uzamıştı, araya da uzunca bir reklam girmiş, Ercan Kesal’ı masaya davet etmemiz 45 dakika uzamıştı. Sabırla bizi beklemişti. Sonra da sakin sakin filmi anlatıp gitti. Aklım onda kalmıştı.

Sonra bolca görüştük. Benden küçükler bile Ercan derken o benim hep Ercan Abim oldu. Antropoloji doktorası yapıyor, psikoloji çalışıyor, kocaman bir hastane yönetiyor, senaryolar yazıyor, oyunculuk yapıyor ve ne yaparsa da iyi oluyordu.

Uzun yemeklerimiz vardır. Bir yere kaçar oturur laflarız. Her sohbette bin yıl yaşamış, büyük bir suç işlediği için öldükten sonra cezalandırılmış, tekrar tekrar hayata dönüp yine yaşamış bir insan olduğunu düşünmüştüm ilk sofradan sonra. Bu kadar hikâye bir insanda nasıl birikir diye merak etmiştim.

Sonra başına bir iş açtım. Radikal’de yazmasını istedim. Eyüp’le buluştuk ve bizim gazetedeki yazı serüveni başladı. Yazdıktan sonra editörden önce bir gönderirdi. Üzerinde laflardık. Sonra daha önce okuduğum yazıyı pazar gazetesinden tekrar okumak için sabırsızlanırdım.
Babasına olan sevgi ve saygısını kıskanır, annesinin ona ‘guzum’ dediği cümleleri parmaklarımla okşayarak bir daha okurdum. Yazıların derinliğine biter, her yazısından sonra içimden ona o yazı kadar bir yanıt yazmayı geçirir, bir of çeker vazgeçer, o kadar kısa zamanda bu kadar müthiş yazıları nasıl çıkarır hayret ederdim.

Bir piknikte yanıldığımı anladım. Annesinin yanına oturmuş bir birayı oyalıyordum. “Oğlum” dedi bana dönüp, “Siz yazın, guzuma kıymayın. Bırakın artık”. Köşe hızlıca yazılan bir şeydir. Günlerce bilgisayarın karşısında durmazsınız. Ekseriya yazıdan bir gün önce oturur, yazar, bitirir, yüksek sesle bir okur, yollarsınız.

Meğer Ercan Abi günlerce uğraşıyormuş. O zaman anladım verdiği emeği, yaptığı işe nasıl sarıldığını. Annesi ne güzel demişti: “Siz yazın, kıymayın.” Becerebilsek yazalım annecim diyemedim o gün. Şimdi aklıma geldi.

O yazılar şimdi kitap oldu. Tanıl Bora’nın girişimiyle İletişim’den Peri Gazozu ismiyle yayımlandı. Ne isim koyalım diye sormuştu Ercan Abi. Doğru dürüst bir şey gelmemişti aklıma. Nazan bulmuş, Berci Kristin kadar güzel olmuş.

Dün sabah ofise geldiğimde buldum kitabı. Önce seyrettim. Açtım hemen ‘Ne Alakası Var Baba’yı tekrar okudum. Neden hep öldüğümüzde anlıyor bu oğullar bizi? Tekrar fark ettim. Çünkü hep kaybettiğimizde anlıyoruz biz onları.

Sonra bir nihavent şarkı kadar güzel yazılmış ‘Korkma Bırak Ellerini’yi buldum. İnleyen Nameler gibi nihaventler yükselir gibi başlar, düşer. Düşer gibi başlar, yükselir. Nereden ne hissettireceği belli olmaz. En karanlık anda, insanın içine hayatın ışığını yakıverir.

Osman Nihat Akın’ın müthiş nihavent şarkısı ‘Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin’ desem, anlarsınız. Peri Gazozu öyle bir kitap. Bir ömre bedel yazılar ki vuslatı başka âlem.

Bu âlemden sıkılırsanız, baş ucu kitabınız olacaktır. Bu âlemden sıkılmıyorsanız, zaten yanınızdan ayırmayın. Arz ederim.