Gönülsüz koalisyonun gönüllü amigosu

Krizden Esad yönetimi güçlü ayrıldı. Batı her zamanki pragmatikliğiyle topa basıp ortadan kayboldu, geriye bir tek sesi çok çıkıp, kendisi bir şey yapamayan Türkiye kaldı. 

Obama, bütün dünya ajans ve televizyonlarını uzunca bir süre bekleterek yaptığı Suriye hakkındaki konuşmayla fare doğurdu.
Özet olarak şöyle dedi: “Ne giresim var, ne vurasım.” Obama’nın konuşmasından hemen önce Birleşik Krallık parlamentosu, Suriye’ye mühahale için gerekli zeminin oluşmadığına karar verdi. Fransa çok istekli davranmasına rağmen Sosyalist Parti’de Hollande’a karşı ciddi bir eleştiri yükseldi. O da tonunu düşürmek zorunda kaldı.

Kanıt yok
Geriye ABD kalmıştı. CIA bütün gücünü kullandığı halde saldırıyı Esad’ın yaptığını ya da yaptırdığını kanıtlayamadı. Türkiye’de de yayımlanan dört sayfalık istihbarat raporunun teorik kanıtlarını bir yana bırakın, sunduğu tek ampirik kanıt, kanıt değildi.
21 Ağustos saldırısının füze ve topçu ateşi marifetiyle kaçta ve nereden yapıldığını saptamışlardı. Ama bu zaten Suriye tarafından da açıklanmıştı. Ancak CIA bu saldırının Esad güçleri tarafından değil, Esad kontrolündeki bir alandan gerçekleştiğini göstermişti.
Aklı olan herkes biliyor ki Esad’ın kontrolünde olduğu düşünülen bölgelerden Esad güçlerine, askeri ve kamu kurumlarına ve sivil halka birçok saldırı zaten oluyor. Ülke zaten iç savaşta. Bu nedenle bu tek kanıt dünya kamuoyunu ikna etmedi.

Esad gitse
Diğer taraftan rüzgâr Esad’ın yelkenini dolduruyor. Rejim güçlerinin sosyal ve askeri desteğinin artması sonucunda iç savaşta kontrolü ele geçirmeleri daha gözü kara bir şehitlik savaşını gerektirdi. Bunun sonucunda gerek Suriyeli gerek Suriye dışından gelen El Kaide militanları askeri ve mali olarak desteklendi.
Bu da ÖSO’nun yamalı bohça koalisyonunun Batı ve Suriye halkları nezninde meşruiyetini düşürdü. Esad’ın devrilmesinden ziyade ‘cezalandırılması’nın amaçlanması bundan. El Kaide’nin artan gücü, izansız ve acımasız infazları, kitlesel saldırıları ve açıkça şeriat devleti ilan etmesi “Esad’dan sonra kesin tufan” beklentilerini arttırdı.

Kazanan Esad, kaybeden Türkiye
Kimsenin evindeki hesabı Suriye çarşısına uymadı. İngiltere esti gürledi, yağmadı. ABD esti gürledi, belki yağarım dedi ve topu taca attı. Fransa söyledikleriyle kaldı. Çünkü bu maceranın sonucunu hiçbiri kestiremiyor.
Bu durumda Suriye’ye karşı bir askeri harekâta en fazla karşı çıkması gereken ülke olarak Türkiye, neredeyse işgal amigoluğuna soyundu. Gönüllüler Koalisyonu önerdiği dünyanın gönülsüzlüğü ortaya çıkınca, savaşa en gönüllü ülke portresi çizdi.
Bunun ciddi siyasi sonuçları var. Öncelikle Suriye iç savaşına bu kadar müdahil olmamız nedeniyle artık Arap dünyasında dinlenen abi değil, ya İhwan’ın çok sevdiği kardeş ya da herkesin uzak durduğu nobran ülke olarak görülüyoruz. Dahası en yakın müttefiklerimiz Suudi Arabistan ve Katar’la ilişkiler Mısır konusundaki duruş farkı nedeniyle soğumuş durumda.
Bir de bunun üzerine, durmuş bir AB süreci ekleyin. Rusya ve Çin’le yaşanan gerilimleri koyun. Ve de ABD, Fransa ve Birleşik Krallık’a atarlanmalarımızı ekleyin. Gelecekte siyasi tarihçiler Ay’daymışız gibi bir dış politika yaptığımızı düşünecektir.
Sonuç olarak Esad’ı devirmek, olmadı çok güçsüzleştirmekle sonuçlanacağı düşünülen krizden Esad yönetimi güçlü ayrıldı. Batı her zamanki pragmatikliğiyle topa basıp ortadan kayboldu, geriye bir tek sesi çok çıkıp, kendisi bir şey yapamayan Türkiye kaldı.