Öğrencime dokunma

Gençleri huzursuz, ürkek ve sıkıntılı olan bir ülkenin geleceğinin nasıl olacağını düşünün. Oysa bu süreci tersine çevirmek hiç zor değil.

Genç bir arkadaş.. Dün KESK yürüyüşünde yanıma geldi. 20 yıl önce ben de biraz onun gibiydim. 18 yaşta kendine bir güven vardır ki başka hiçbir şeye benzemez. İlginçtir, en az deneyimli olduğumuz yaşlarda daha doğru davranırız. Muktedire kızarız, düzene baş kaldırırız. Sonra artık ne öğreniyorsak yelkenleri suya indirir, aklın sesini konuşur, vicdanınkini kısarız.
“Geçen günkü yazınızda hatalı bir nokta vardı” dedi. “Bir noktaysa iyiymiş, yırttık” diye yanıtladım. Gülmedi. Hâlâ ciddi ve biraz heyecanlıydı. Ben de kendimi toplayıp kulak kestim: “Tutuklanan Şeyma Özcan’ın örgütlü olmadığı halde tutuklandığını yazmışsınız, biz örgütlüyüz diye tutuklanmamız doğru mu yani!” İki gece önce CHP Bursa Milletvekili Aykan Erdemir’in evinde karşılaştığım ve uzun süre haksız yere tutuklu kalan ODTÜ öğrencisi Hüseyin Edemir de aynı şeyi söylemişti. O da haklıydı. Örgütlü örgütsüz ne fark eder, öğrenciler üzerinde daha önce görmediğimiz bir baskı var. Amaç korkutmak, sindirmek, toplumsal muhalefete gözdağı vermek.
Bugün Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleri, Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği (ÜÖÜD) ile birlikte bir basın açıklaması yapıyor. Bianet’e göre 600, resmi rakamlara göre 138 öğrenci tutuklu. Okullarından, ailelerinden, arkadaşlarından uzak, dört duvar arasında hapis. Üzerine titrememiz gereken pırıl pırıl bir kuşağı, soğuk hücrelerde titretiyoruz. 12 Eylül sonrasında dahi görmediğimiz bir baskı, acımasız bir milli güvenlik devleti, hoyratça her yere ve özellikle gençlere saldırıyor. 

Kaybolan düşler
Gençleri huzursuz, ürkek ve sıkıntılı olan bir ülkenin geleceğinin nasıl olacağını düşünün. Şiddetle terbiye, kokuyla eğitim olmaz. İnsanı insan yapan en önemli değer hayal gücüdür; yeniyi, daha iyiyiyi düşleyebilme cesaretidir. Korkanlar düş kuramazlar. Düşlerini kaybetmiş bir ülke yaratıyoruz. Bırakın adaleti, kalkınmayı, bu gidişle yerimizde saymayı bile beceremeyeceğiz.
Oysa bu süreci tersine çevirmek hiç zor değil. Bir iki adım geriye atmak bile yeterli. Darbe anayasasının dahi hukuksuz ilan ettiği özel yetkili mahkemelerin yetkilerini, görevlerini ve yargılama usullerini yeniden düzenlemek çok kolay. Hükümetin buna dair atacağı bir adıma Meclis’te hiçbir parti karşı gelmez. CMK’nın 100, 250, 252; TCK’nın 220, 314 ve Terörle Mücadele Kanunu’nun 6, 7 ve 10. maddelerini kaldırmak, bir el kaldırmak ya da bir düğmeye basmak kadar kolay. 

Bırakın artık
Hocalar laboratuvarlarını bırakmış, “Öğrencilerimizi bırakın” diyor; gazeteciler kalemlerini bırakmış “Meslektaşlarımızı bırakın” diyor, milletvekilleri Meclis’ten “Vekilleri bırakın” diyor, belediye başkanları işlerini bırakmış, “Başkanları bırakın” diyor, anneler, babalar, hısım akraba mahkûm sayısının iki katına ulaşmış “Tutukluları bırakın” diyor, kulaklar bunu duymuyor.
Demokrasinin tanımı çoktur. Ama en kolay tarifle demokrasi, kaybedenlerin oyuna devam etmesinin adıdır. Hayır diyenleri içeri attığınız, size benzemeyenlere aba altından sopa gösterdiğiniz, iki kitaptan terörist, bir poşudan silah peydahladığınız yere demokrasi denmez. ‘Kaybedenler kulübü’ büyük bir hızla büyüyor. Ahı alınan mazlumlar çok uzaklardan bir demokrasi tsunamisi yaratıyor.
Ekonomi gelişiyor, çalışanlar yoksullaşıyorsa, demokrasi ilerliyor, hapishanelerde yer kalmıyorsa, akut sorunlar kronikleşiyorsa, yapılacak belli. Ya doktorluğa soyunanlar attığı adımı ya da mazlumlar baştakini değiştirir. Tarihte ve gelecekte bu iki olasılıktan başka bir ihtimal daha yok.