Bu küçük işlere ben bakarım

Son seçimlerde İstanbul'u yönetmeye aday olan CHP İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu geçtiğimiz hafta televizyonda katıldığı...

Son seçimlerde İstanbul’u yönetmeye aday olan CHP İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu geçtiğimiz hafta televizyonda katıldığı tartışma programında yanındaki AKP İstanbul Milletvekili Burhan Kuzu’ya Recep Tayyip Erdoğan’ı kastederek ‘Senin başkanın Penguen’deki karikatürleri bile kaldıramıyor, dava açıyor. Politikacı eleştirilir. Bunu hazmetmek gerek. Bu mudur demokrasi’ tarzında usul usul veriştiriyordu. Daha ertesi gün Kılıçdaroğlu; ya da kimilerinin deyimiyle ‘Kemal abi’ Facebook’u önce sansürlemeye, sonra kapatmaya, olmayınca da kapattırmasına engel olanlara karşı yürüttüğü kampanyayla yine karşımıza çıktı.
Neymiş, Facebook’a biri ‘Kılıçdaroğlu PKK’lıdır’ anlamına gelen bir video yüklemiş. Kılıçdaroğlu o sayfaya erişimin engellenmesini istemiş. Neden? Gerçekten PKK’lı olduğu ve bunun gizli kalması gerektiği için mi? Yoksa bir yalanın Facebook videosuyla üstüne yapışacak kadar kendini tanıtmaktan, anlatmaktan aciz olduğu için mi? Vatandaş denen biz eşek sürüsünün bunu anlayacak kapasitede olmadığını da düşünmüş olabilir. Diğer partilerde de örneğini gördüğümüz pek çok meslektaşı gibi.
Kemal abinin bu vesileyle hepimize hatırlattığı talkımla salkım paylaşımı biraz bizim demokrasi karakteristiğimizi de ortaya koyuyor. Özgürlük savaşçısı ya da gerillayla terörist ayrımı gibi. İsimler, sıfatlar hatta
fiiler bile kimi durumda kimilerine göre farklı yorumlanabiliyor.
Daha İşçi Bayramı’nı bile kutlaması çok görülmüş bir millete internette anglo-sakson özgürlüğü isteyecek kadar da izansız değilim elbet; ama bu internet de ölçü, ayar, sınır tutmuyor işte, biz ne yapalım?
Üstelik cephemiz bir de değil. Mesela her platformda kapanmasını protesto ettiğim, sansürlenmesini kınadığım, erişilmesi için yollarını öğrettiğim Youtube beni geçen hafta kapının önüne koydu. Telif haklarını ihlal etmişim! Konu bana özel değil ama koca telifsiz video yatağı Youtube’un parmağı da döne döne benim yüzüme dönmüş işte. Yıllarca yüklediğim videolar, favorilerime eklediklerim, yorumlarım, her şeyim bir saniyede uçtu gitti. Zaten Başbakan giriyor diye giriyordum, toptan soğudum...
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın hayali gerçek olsaydı, bu zehir yuvası memlekette bir temsilci ofis açsaydı gider kapısına dayanırdım ama onlar hâlâ yedi kat yabancı... Otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğu olarak İngilizcem de henüz canımın içi, kırmızı gülün alı var, atın ölümü arapadan olsun, keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur; insanın insanı sömürmesi rezilliğin dik âlâsı demeye yetmediği için bir de ‘harici’ tokat yiyerek oturuyorum.
Sansürün, faşizmin, devlet baskısı ve takip toplumunun acılarını görebilmek için teknolojinin, bilişimin tavşana kaç, tazıya tut demesi yeni bir şey de değil. Körün filin tarifi misali neresinden bakarsanız o yanı görünüyor.
En tazesinden cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası İran protestolarını düşünelim.
Muhalif cephe internet sayesinde örgütlenmiş, sosyal ağlar kilit rol oynamış, SMS’lerle organize olunmuş, internet rüşdünü ispatlamıştı, değil mi?
Peki o yüz binlerce insanın teknoloji yardımıyla karşısına bedenini siper ettiği, kanını akıttığı, canını verdiği baskıyı sağlayan neydi? Elbette aynı teknoloji. Bugün nasıl ki Nazi Almanyası’nın çingene ve Yahudileri zehirleyip öldürmek, yakarak yok etmek için en ‘optimum’ teknolojiyi geliştirmiş ve o kanlı sermayeyle palazlanıp bugün halen hayatımızda varlığını devam ettiren dev küresel şirketlerin hikayelerini unuttuysak, iletişim teknolojisini kullanarak nefes almaya çalışanların nefesini kesen iletişim teknolojisi şirketlerini de görmezden geliyoruz.
Dünyanın en büyük sansür ve e-denetim coğrafyası haline gelen Asya ve Ortadoğu bu teknik takibi hangi teknolojiyle yapıyor dersiniz? En yakın örneğe tekrar dönelim; İran’da sokakları kana bulayan eylemlerde elinde öldürme yetkili silahlar taşıyanlara istihbarat bilgisini sağlayan kimdi? Nokia-Siemens Networks firmasının 2008’in ikinci yarısında kurduğu sistem...
Firma yetkilileri bu açığa çıkınca sayısız saptırma ve bahaneyle ört bas etmeye çalıştılar. Bence başarılı da oldular. Örneğin bu firmanın şu an 150 ülkeye bu takip sistemini sattığını biliyor muyuz? Daha da ötesi; umrumuzda mı?
Pek çok örnekte biz ne olduğunun farkına varıncaya kadar zaten iş işten geçmiş oluyor. Aynen Kılıçdaroğlu vakasının ardından harlanıp alelacele hayatımıza giriveren yeni internet takip düzenlemesinde olduğu gibi.
Buna göre yetkileri genişleyen Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı 5651ve 5816 sayılı kanun kapsamındaki suçların teknik takibindeki koordinasyon merkezi oldu.
Yani artık sansür ve gizli takip konusunda çok daha yetkili, etkili ve merkezi bir sistemimiz var. Hayırlara vesile olur inşallah.
Biz büyük bir senaryonun içinde kendini yönetmenin ellerine bırakmış, öykünün tamamının elimize tutturulan rol kadar olduğunu düşünen saf oyuncularız...