Elleme yavrum bozarsın!

Bir dönem bilgisayar sahibi olmak için bilgisayarı en azından monte etmek gerekiyordu. Bugün içini açmayı bile aklına getiren yok.
Elleme yavrum bozarsın!

Yetmişli yılların en popüler bilgisayar kulübü bu iki arkadaşın birbirini bulmasını ve dünyanın en değerli markasını yaratmasını sağladı.

1975’te dönemin en iddialı hacker, elektronik ve bilgisayar tutkunlarının girişimiyle Slikon Vadisi’nde kurulan ‘geek ve nerd kulübü’ Homebrew Computer Club’ın (HCC), kişisel bilgisayar tarihindeki yerini görmezden gelmek mümkün değil.

Kulübün isminde bizdeki anlamıyla ‘el yapımı / ev işi’ anlamına gelen homebrew kelimesinin yer alması tesadüf değildi. Çünkü o yılların kişisel bilgisayarları (PC) bugünkü gibi hazır alınan, kutusundan çıkarır çıkarmaz kullanılan cihazlardan çok farklıydı. Bir bilgisayar aldığınızda kutudan çıkan parçaları kullanma kılavuzunu takip ederek bir araya getirmeniz gerekiyordu. Hazır sistemler olmadığından, o dönemki PC’lerin çoğu ‘hack edilmeye’ yani kurcalanmaya, değiştirilmeye, geliştirilmeye fazlasıyla açıktı.

HCC özünde mevcut bileşenlerle daha güçlü, daha ucuz ve yetenekli bilgisayarlar oluşturmak üzere toplanan bir hobi kulübüydü. Herkes toplanıp bildiklerini, öğrendiklerini, hünerlerini gösteriyor ve birbirinden bir şeyler öğrenmeye çalışıyor; her bir parça ya da devre üstüne saatler süren tartışmalar yapılıyordu.

Sonradan bilişim dünyasının yıldızlar karmasını oluşturacak bu grubun içinde elbette girişimci ruhlu olanlar da vardı. Bunlardan biri de Steve Jobs’tu. Jobs, kulüpten arkadaşı Steve Wozniak ile kafa kafaya verip sonradan Apple adını alacak ilk bilgisayarlarını özünde ticaretten uzak bu ruhla üretmişti. Ancak yerel bir elektronik mağazasının 50 bin dolarlık siparişi ibreyi hobiden ticarete çevirtti.

Steve Jobs o dönemi ölümünden sonra günışığına çıkan bir röportajında şöyle aktarıyor: “Apple II’yi tasarlarken Wozniak kafayı renkli grafiklere takmıştı. Bense kutusundan çıkarır çıkarmaz kullanılabilen; programlama ve montaja gerek duymadan çalışabilen bir bilgisayar üretmek istiyordum.” (bit.ly/ZPx9NI)

Yerli Bill Gates’ler devri

Doksanlı yılların ortalarında teknoloji sayfaları yaparken en heyecan verici konulardan biri ‘bilgisayar toplamak’tı. O dönemler kasa, anakart, bellek, monitör, ekran kartı, ses kartı (böyle bir şey vardı, hatırladınız mı?) ayrı ayrı satın alınır, evde birleştirilir, Windows yüklenir ve çalıştırılırdı. Bazen bellekler anakartla uymaz, bazen de ek kartın sürücüsü bulunamazdı. Ama o dönemlerde bu sorunlardan sıkılmaz, aksine keyif alırdık. Böylece öğrenir ve pişerdik çünkü. Bu bileşenlere yönelik bilgi birikimi önemliydi.

Markalı, hazır PC’ler de vardı elbet ama o kadar pahalıya geliyorlardı ki bir ev kullanıcısının onları tercih etmesi en kibar tabirle ‘işten anlamamak’ olarak tanımlanıyordu. Hatta o yıllarda yurtdışından getirdiği parçaları Türkiye’de birleştirerek Escort Computer markasıyla (nispeten ucuza) satan İbrahim Özer medyada ‘Yerli Bill Gates’ olarak anılıyordu!

Nice araştırma ve emekle topladığımız bilgisayarlar ihtiyaçlarımıza yetmez hale gelince köhne pasajların yolunu tutar, ek bellek, daha büyük sabit disk ya da daha afili ekran kartları peşine koşardık. Sıvı nitrojenle soğuttuğumuz işlemcilerin teknik limitlerini zorlamak, kasaya bellek kart okuyucu takmak ya da içine led ışık yerleştirmek bile ayrı bir keyifti.

İlk taş Apple’dan

Markalı bilgisayarların toplamalardan daha ucuza gelmeye başladığı iki binli yıllarda bu sihri ilk bozan kuruluş ilhamını kurcalayabilmekten alan Apple oldu. Her şey firmanın kendine has vidalar kullanarak cihazlarını açılmaz hale getirmesiyle başladı. Çıkar çıkmaz fırtınalar estiren iPhone pili değiştirilemeyen ilk telefondu. Apple logolu cihazların içini açmak kısa sürede bir uzmanlık alanına dönüştü.

Şirket devamında Macbook bilgisayarlarda mimari tasarım bahanesiyle işlemci ve belleği anakarta lehimledi. Böylece bilgisayarımızın kapasitesini yükseltme hakkını elimizden aldı.

Üstelik Apple bu yolda yalnız da yürümüyor. Mikroişlemci pazarının lideri Intel’in Broadwell adlı yeni mimarisi de lehimli işlemciyle geliyor. Yani anakartı değiştirmeden işlemci yükseltmeniz artık mümkün olmayacak. Bunun dalgalanmalarını sektörde çok farklı noktalarda göreceğimize eminim.

Emin olduğum başka bir konu da bir iki cılız sitem dışında hiçbir şey duymayacağımız. Çünkü artık devir kurcalama, yükseltme, hack etme değil, ‘yenisini alma’ devri. Falancanın 2’sine sahip herkes hevesle sonunda 3 yazanı bekliyor, 3’ü alan 4 için gün sayıyor. Bize düşen sadece tüketmek.

‘Genetiğiyle oynanmış bilişim’ tam da böyle bir şey olmalı.

Bileğinizdeki dost...

Cep telefonlarındaki dijital saatler pek çoğumuzun kol saati alışkanlığını ortadan kaldırdı. Ama ABD’de yeni satışa sunulan ve kısa sürede stokları eriyen Basis adlı saat bu akımı yeniden hortlatmayı hedefliyor. Kimi özellikleriyle Fitbit ve Nike Fuelband’i anımsatan 199 dolar etiketli Basis, içindeki algılayıcılarla hareket ve uyku düzeninizi, nabzınızı, vücut sıcaklığınızı ve terleme oranlarınızı kaydedip size ait bir profil çıkarıyor. Ardından daha sağlıklı bir yaşama kavuşmanız için gereken tavsiyeleri sunarak takibini yapıyor. Gün boyu atmanız gereken adımdan, gerekiyorsa tempolu yürüme ve koşuya, yatma ve kalkma saatlerinizden yaşam tarzınıza kadar pek çok konuda verdiği tavsiyelere gösterdiğiniz uyumu saatin kendi ekranından ve web sitesinden takip edebiliyorsunuz. (mybasis.com)