Gizlenen darbe planı sonunda bulundu

Telefon rehberinizde kayıtlı terör örgütü liderlerine yönelik bir açıklamanız var mı?
Gizlenen darbe planı sonunda bulundu

SXSW, 1987 yılında kendi halinde bir müzik festivali olarak hayata geçti. Kısa sürede film ve interaktif dünyayı da içine alan, 10 güne yayılan dev bir organizasyona dönüştü. Bugün en büyük dijital konferanslardan biri olarak kabul ediliyor. Her yıl onlarca oturumda yüzlerce konuşmacı, katılımcılara binlerce fikir kırıntısı saçıyor. O kıymetli artıklardan birini geçen hafta sekizincisi gerçekleştirilen Digital Age dergisinin zirvesinde konuşan Piet Hein van Dam hatırlattı. Anlamını kaybetse de Türkçeye ‘veri yeni petrol, mahremiyet yeni yeşil’ şeklinde çevirebiliriz (data is the new oil, privacy is the new green). Başka bir deyişle sahip olmak için savaştığımız şey veri, savunmaya çalıştığımız ise mahremiyetimiz.

Peki nasıl?

Dijitalleşmenin ilginç bir dönemindeyiz. Vazgeçemediğimiz hizmetler bize sürekli o meşhur klişeyi hatırlatıyorlar: “Para vermiyorsan satılan ürün sensin.”

Kaç paralık adamız?
Elimizi cebe atmadan, beş kuruş vermeden kullandığımız dev hizmetler var. Öyle ‘dev’ diye geçiştirmiş gibi de olmayayım; birkaç örnekle pekiştireyim.

2009 yılında Facebook’un 350 milyon üyesi vardı. O günlerde kullanıcı bilgilerini depoladığı yapıların aylık elektrik gideri 1 milyon dolardı. Bugün 1.5 milyara yakın üyesi var. Güncel elektrik tüketimini varın siz tahmin edin.

Yine 2009’da Facebook reklamdan 775 milyon dolar kazandı. Bu rakam 2013’te 7.8 milyar dolara ulaşmıştı. Dehşet verici bu artış bize iki net mesaj veriyor: Facebook internet reklamları için çok verimli bir platform. Ve onu bu kadar cazip hale getiren bizler çok kıymetliyiz.

Sosyal ağlar, harcadığı her kuruşun hesabını yapma derdindeki sonuç odaklı pazarlamacı ve reklamcılar için adeta bir Disneyland. Öyle ki erkeğe kadın bağı, kadına tıraş köpüğü gösterip bütçe israf etme türünden endişeler bile fazlasıyla sıradan artık. Yeni beklentileri; ürünler, ihtiyaçlar ve hayal gücü belirliyor. Sık seyahat eden orta düzey yönetici; muhafazakâr gelin adayı, çocuk sahibi olamayan orta gelirli aile, aşırı tüylenmeden rahatsız ergenler; hepsi bir hedefli kampanya uzaklığında!

Bu oyunun içinde biz kullanıcıların üç rolü var. Paylaştıklarımızla bu mecraları kıymetli hale getirmek, mümkün olduğunca etkileşimde bulunarak hakkımızda profil bilgisi oluşturmak ve reklamlara tepki vererek döngüyü tamamlamak.

Kendi türünün leşiyle beslenen kümes hayvanları gibiyiz.

Sosyal medya çağında tek sermayemiz mahremiyetimiz. Elektronik dünyada neredeyse her şeye kişisel haklarımızdan feragat ederek ulaşabiliyoruz. Üstelik bu çoğumuzu rahatsız da etmiyor artık. Mahremiyet endişesi yakın gelecekte komik bile kaçabilir (10 yıl önce birine internette herkesin gerçek ismini ve fotoğrafını kullanacağını söyleseniz size gülerlerdi).

Bu sancılı geçiş döneminde hepimiz nasibimiz ölçüsünde heybemizi dolduruyoruz. Tedirgin olmakta sonuna kadar haklıyız. Çünkü bugün bize ait bilgilerin ne amaçla kullanıldığına yönelik tahmin ve paranoyalarımızın ötesinde bir bilgimiz yok. Kişisel verilerin sıkı düzenlemelerle korunduğu bir geleceğin bedelini ödüyoruz bugün.

Uygulama cehennemi
Durumun vahametini zihnimizde canlandırmak için Google’ın sosyal platformu Google+’ın mobil uygulamasını örnek alalım. Yükleyip kullanmamız için bizden istediği yetkilerden bazıları şöyle: Fotoğraf ve video çekme, ses kaydı yapma, bulunduğumuz yeri tespit etme, telefon rehberimize erişme ve değiştirme, diğer sosyal ağ hesaplarımıza erişme, Google fotoğraflarımıza bakma, USB belleğimizdeki verileri okuma ve değiştirme, hesap ekleyip çıkarma, telefondaki yüklü diğer hesapları görme, NFC ile veri alışverişi yapma, internetten veri yükleme, ağ erişimini yönetme, bluetooth ile başka cihazlara bağlanma, telefonun uykuya geçmesini engelleme, duvar kâğıdını değiştirme, ses ayarlarını değiştirme, veri senkronizasyonunu yönetme, sistem ayarlarını değiştirme, takip ettiğimiz haber kaynaklarına bakma ve değiştirme...

Yeter mi?

Mobil uygulamaların çoğu okumadan onaylanan kullanıcı sözleşmelerindeki gibi çoğu kişinin bakmaya tenezzül bile etmediği ekranlarda topladığı bu yetkilerle çalışıyor.

Google+ ile aynı yetkiye sahip kötü niyetli bir uygulama neler yapabilir düşünelim isterseniz. Haberimiz bile olmadan bizi adım adım takip edebilir, istediği zaman ön ya da arka kameradan gizlice fotoğraf/video çekip sahibine yollayabilir, mikrofonu açıp ortam dinlemesi yapabilir, telefonumuzdaki bütün bilgileri çekebilir. Daha da korkuncu, bizimle ilgisi olmayan dosyaları telefonumuza yükleyebilir, rehberimize adını bile duymadığımız kişileri ekleyebilir.

Bir baskınla el konulan tabletinizden ‘Gezi Parkı Eylemleri Provokasyon Stratejisi’ başlıklı bir dosya ya da telefon rehberinizden azılı teröristlerin numaralarının çıkması işten bile değil anlayacağınız. Telefonunuzda bu yetkilere sahip en az üç, dört uygulama olduğuna bahse girerim (Bende onlarcası var).

Şirketlerin vicdanı, kanunların caydırıcılığı ve devletin ilkelerinden başka tutunacak dalımız yok. Nedense hiçbiri bana aradığım huzuru vermiyor.

Çağın en büyük açmazı da burada başlıyor. Yarı gönüllü bir işbirliğindeyiz. Teselli etmese de herkesin aynı durumda olduğu fikriyle avunuyoruz.

Intel’in efsane CEO’sunun o meşhur sözünü de hiç unutmayalım: Sadece paranoyaklar hayatta kalır!