İnekler bile sütünün hesabını veriyor, ya siyasetçiler?

Duayla yağmur yağdığına inanıyorsun da internet geleceğine mi inanmıyorsun?
İnekler bile sütünün hesabını veriyor, ya siyasetçiler?

Gökyüzünde dolaşan balonlar yakın gelecekte hiç umulmadık olaylara vesile olabilir.

Türkiye ve benzeri bir avuç baskı rejiminde interneti açık, erişilebilir ve özgür kılabilme adına hemen her cephede -ağır kayıplar verilen- bir savaş sürüyor. Öte yandan geniş katılımlı bir koalisyon ise dünyanın her noktasına interneti ulaştırabilmek için çabalıyor.

Bunu post-modern bir misyonerlik faaliyeti olarak görmek mümkün. İnternet, iç siyasetin olduğu kadar uluslararası diplomasinin de platformu artık. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ve Ulaştırma Bakanı’nın bir dönem kendi muhatapları ya da muadilleriymiş gibi YouTube ile nasıl tartışmaya girdiğini hatırlayın. Facebook kimi ülke liderleri için bir sosyal ağ değil; bir ABD temsilciliği (Kültür ataşesi mi desek yoksa?).

Türk siyasi liderlerinin internet algısıyla ilgili her zaman sorunları vardı. Kolektif bir tape, fezleke ve tutanak arşivine dönen haliyle de düzelme şansını kökten kaybetti gibi. Benim gözümün önündeki internet ile siyasilerin gördüğü arasında derin farklar var.

Sınırsız şeffaflık beklentisinin sadece siyasete yönelik olduğunu sanıyorlar. Ama iş o kadar basit değil. Artık yoğurt üreticilerinin dahi süt aldığı inekleri neyle beslediğini açıklamak zorunda olduğu bir çağdayız. Siyaset de bundan muaf değil elbette. Ama siyasi liderler ile benim aramda bir fark var. Onlar interneti hoşlanmadıkları anda kapatabilecekleri bir yer sanıyorlar. Hoşlanmadığı şeyleri yazan, soruları soran gazetecileri, televizyoncuları bir telefonla kapı önüne koydurabildikleri gibi.

Oysa internet denen bu ‘baş belası’, Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler’in nükleer saldırısından endişe duyan ABD tarafından bizzat bu tip kesintileri engellemek için kuruldu. Kararlı bir hükümetin tahribat yeteneğini bir nükleer saldırıyla boy ölçüşebilir. Ama yine de işler o kadar da kolay değil. Sanıyorum bunun herkes az-çok farkında.

İstikbal göklerde

Ünlü TED Konferansı bu yıl 30 yaşına girdi. Açılış konuşmasını 1984 yılındaki ilk buluşmada sahne alan Nicholas Negroponte yaptı. Senelerdir pek çok defa andığım bu isim yazılarımı takip edenler için yabancı olmamalı. Negroponte uzun bir süre MIT Üniversitesi Medya Laboratuvarı’nı yönetti. Fakir ülkelerdeki çocukların eğitimi için başlattığı ucuz taşınabilir bilgisayar projesi oldukça ses getirdi. 40 ülkeden 3 milyondan fazla öğrenci, hayatı bu cihazlarla tanıdı (one.laptop.org).

Negroponte’nin TED açılış konuşmasında paylaştığı yeni hedefi, internetten mahrum kalan son 1 milyar kişiyi 1 milyar dolardan az bir bütçeyle bu âleme kazandırmak. Bu bedel size yüksek gelmiş olabilir. Ama 2008’de 3G lisansları için operatörler tarafından sadece Türkiye’de 2 milyar lira ödendiğini hatırlarsak bu proje gerçekten ekonomik bir çözüme dönüşüyor.

Pilot bölge olarak Afrika seçilmiş. Kara Kıta çoğu kişinin zihninde açlık, yoksulluk ve AIDS ile kodlansa da internet sayesinde sessiz sedasız fakat kesinlikle övgüyü hak eden bir kalkınmaya sahne oluyor. Coğrafi koşulların zorluğu sebebiyle mecburen tercih edilen kablosuz erişim, özellikle 3G sayesinde yaygın bir kitlenin internetten faydalanabilmesini sağlıyor. Yeni hedef, kıtayı (ve devamında gezegeni) tamamen kaplamak.

Üstelik bu sadece Negroponte’nin rüyası da değil. Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg bunu operatörlerle anlaşıp erişimi ücretsiz hale getirerek çözme peşinde (internet.org). Google ise havada dolaşacak balonlarla internet dağıtmayı düşünüyor (google.com/loon/). Negroponte’nin planıysa alçak yörüngeye yerleştirilecek uyduları temel alıyor.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kendi beyanını esas alırsak 30 Mart yerel seçimlerinden sonraki ilk adımı Facebook, YouTube gibi siteleri kapatmak olacak. Anlayacağınız artık muhatabımız da hasretimiz de göklerde. Şimdi elleri açıp internet duası etme zamanı.

Haydi bismillah!

Film dünyasının Napster’ı kapan(ma)dı

1999 yılında ortaya çıkan Napster adlı ücretsiz bir yazılım dünyayı iki yeni kavramla tanıştırmıştı: MP3 dosya formatı ve dijital şarkı paylaşma yeteneği. Bu ay tanıtılan ve Popcorn Time adlı uygulamayı da filmlerin Napster’ı gibi düşünebilirsiniz.

Ücretsiz ve açık kaynaklı bu uygulama farklı hizmetlerden topladığı verilerden oluşturduğu dev film arşivinden dilediğinizi tek tıklamayla (bittorrent protokolü üstünden) yine tamamen ücretsiz izleyebilmenizi sağlıyor. Arjantin kökenli yazılımın geliştiricileri amaçlarını ‘yasal film izleme konusunda mantıklı seçenekler sunmayan film endüstrisine tepki’ şeklinde özetliyor. 

Ancak bu tepki kelimenin tam anlamıyla geri tepti. Zira duyurulması üstünden daha bir ay bile geçmeden ABD’li telif kurumlarından gelen hukuki takip ve baskılar, geliştiricileri pes ettirdi. Ekip geçen günlerde sitesinden yaptığı duyuruyla hizmete son verdi. Ancak açık kaynaklı olmasından dolayı hemen yeni bir grup projeyi devralarak uygulamayı ayakta tutmayı başardı. Şimdiden film endüstrisinin kâbusu olan uygulamayı bit.ly/1fUdeHS adresinden çekip Windows, Mac ya da Linux platformunda inceleyebilirsiniz.