İnternet karşıtı küresel ittifak

İnternete yönelik düzenlemeler konusunda geç kalmışlığın yarattığı telaş 'orantısız güç' olarak kendini gösteriyor.
İnternet karşıtı küresel ittifak

Herkesin diğer herkesi gözlemleyip denetlediği bir ortamda denklemi bozan tek değişken devlet. Siyasi iktidarlar geç fark ettikleri internette kendi kurallarını dayatmaya kararlı. Peki bu mümkün mü?

Devletin işleyiş ve hızına dair en dehşet verici bilgiyi Merkezi Nüfus İdare Sistemi ya da daha yaygın ismiyle MERNİS’in 2003 yılındaki tanıtımında öğrenmiştim. Doğan, yaşayan ve ölen tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına 11 haneli bir numara verme hedefinin hayata geçmesi tam 31 yıl sürmüştü (bit.ly/U4bF0o). Devletlerin ihtiyacı fark etmesiyle çözüm getirmesi arasında geçen zamanın çalışanlarını emekli edecek kadar uzayabildiğine dair bir ibret belgesi olarak hep aklımda.
Son yıllarda internetin tepesinde biriken kara bulutları da bu mantıkla değerlendirmeye çalışıyorum. Ne kadar takip ediyorsunuz bilmiyorum ama devletler bazında küresel ölçekte interneti dizginlemeye yönelik bir operasyon yürüyor gibi sanki. Yöneticiler geç kalmışlığın hırsını almak için fena halde bilenmiş gibiler. 


Boş DVD bile izne tabi

ACTA’dan ilk bahsim 2007’ye denk geliyor (bit.ly/U4i8Zj). Ulaştığım detaylarla daha geniş bir dosyayı ise 2009’da paylaşmıştım (bit.ly/U4ifUU). Küresel çapta tarihi bir gizlilikle yürütülen ACTA, sahte ve lisanssız içerikle mücadele edebilme adına bilgisayarlarımıza casus yazılımlar yüklenebilmesi, yasadışı ilan edilen içeriğe sahip sitelere arama motorlarında görünmemesi, bu sitelerinde erişimin engellenmesi, mahkeme kararı olmadan teknik takip yapılabilmesi, korsan içerik oluşturan ve/veya paylaşan internet kullanıcılarının erişiminin engellenmesi, para ve hapis cezasına çarptırılması, boş CD ya da DVD üretimine kısıtlamalar getirilmesi, her CD ve DVD’ye takibi kolaylaştıracak gizli bir kod yerleştirilmesi, şüphe üstüne gümrüklerde herkesin bilgisayarlarıyla, sabit ve taşınabilir disklerinin incelenmesi gibi akla zarar bir dizi ‘tedbiri’ içeriyor.
ACTA fikri mülkiyet kavramını öyle garip bir şekilde ele alıyor ki jenerik ilaçların bile yasadışı kapsamına girmesi söz konusu.
22 Mayıs 2008’e kadar gizli yürütülen bu yasanın taslağı, birçok emsali gibi WikiLeaks tarafından deşifre edilmişti. Ancak ne ortaya çıkışı ne de aleyhinde yükselen protestolar onu yolundan alıkoyamadı. Fikir babası ABD’ye ek olarak 22 üyeli Avrupa Birliği ülkeleri, Avustralya, Kanada, Japonya, Meksika, Fas, Singapur, Yeni Zelanda, Güney Kore ve İsviçre ACTA’yı imzaladı. Türkiye henüz ‘inceleme’ safhasında. 


Yeter mi? Hayır!
Yine ABD kökenli diğer iki emsal girişim yazılarımı takip edenlere aşina olmalı: SOPA ve PIPA. İnternet merkezli korsancılığı ele alan SOPA (Stop Online Piracy Act) bu kategoride değerlendirilen sitelere erişimin engellenmesi, reklam ve bağış gelirlerine el konması ve sahiplerine beş yıla kadar hapis cezası verilmesi gibi cüretkâr taleplere sahip. PIPA (Protect IP Act) ise yine sahte ya da kaçak ürün satan sitelere erişimi kesme hedefinde. Hem SOPA hem PIPA başta ABD’li teknoloji şirketlerinin yöneticileri olmak üzere dünyanın hemen her yerinde kararlı bir karşıt cephe oluşturdu. 


Facebook da panikte
İnternetteki çocuk haklarını korumak üzere devreye giren COPPA (Children’s Online Privacy Protection Act) adlı bir başka yasa Facebook’u bile endişelendirdi. Site, çocuklara yönelik mahremiyet kapsamından Like / Beğen tuşunun muaf tutulmasını istiyor. Facebook’a göre bir şeyi beğenmek kendini ifade etmenin bir çeşidi. İfade özgürlüğü de anayasanın temel, engellenemez maddelerinden biri (1.usa.gov/U4njbC).
Sitelere erişimi engelleme, mahkeme kararsız sansür uygulama gibi yetkilerle hayli hatıra biriktiren Türkiye’ye örnek oluşturabilecek bir diğer süreçse Japonya’da hayata geçti. Müzik sektörünün yüzde 16 küçüldüğü ülkede korsan müziği sadece yükleyen değil çeken de 10 yıla kadar hapis ve 10 milyon Yen para cezası ile yüz yüze gelecek.
Korsan demişken İsveç kökenli meşhur The Pirate Bay’den (TPB) bahsetmemek olmaz. Geçen gün dünyanın en büyük korsan yatağı olarak bilinen sitenin İsveç’teki servis sağlayıcısına bir polis baskını gerçekleştirildi. TPB’in bir süre kapalı kalmasına yol açan olayın sebebi hakkında hiçbir bilgi verilmedi.

Gazeteler ölsün mü?
Bu yazıyı web sitesindeki yazıları seçilemeyen bir gazetede yazıyorum. Başka bir gazetede örneğine rastlamadım. Demek ki içeriğimizi seviyoruz. Birkaç gün önce gündeme düşen bir gelişmeye bakınca anlıyoruz ki bu sevgi sektörel bir saplantıya dönüşmüş. Radikal’in de arasında yer aldığı 20 gazete, içeriklerinin diğer medya kuruluşları tarafından kaynak gösterilerek dahi kullanılamayacağını duyurdu. 

Takip ederken İsa peygamberin meşhur hikâyesi aklıma geldi. Hz. İsa, taşlanarak öldürülecek bir kadını görür ve etrafını saran azgın kalabalığa şöyle der: “Aranızda günahsız olan ilk taşı atsın!” Herkes bir süre birbirine şaşkınlıkla bakar ve dağılır.
Türk medyası internet sayesinde son birkaç yılda kopyala-yapıştır sanatında virtüoz kıvamına erişti. Web sitelerinde sayfa gösterim sayısına endeksli reklam gelirleri yüzünden saçma sapan (hatta kimi zaman pornografik) galeriler, yeniden yüklemeler, ajanslardan başlığı bile değiştirmeden yayına verilen birörnek haberler ve sağdan soldan ‘çalınan’ içeriklerle gemi azıya aldılar. 

Özetle, o bildiriyi imzalamak için fazlasıyla günahla yüklüler. Üstelik bu heves yeni de değil.
Dünyanın en büyük medya patronu Rupert Murdoch 2009’da meslektaşlarını toplayarak ortak bir ücretli gazete sitesi modeli kurgulamıştı (bit.ly/PTjPUd). Hatta haberlerinin Google sonuçlarında çıkmamasını bile gündeme getirmişti (bit.ly/PTjWiF). Elbette hiçbiri işe yaramadı. 

20 Türk gazetesinin ‘Artık içeriğimizi kullanmayın’ çıkışının sebebini anlamak güç değil. Basılı gazeteler ölüm-kalım savaşında. Sadece internette yayın hayatına devam etme fikri (reklam gelirine bakınca) hoş bir fanteziden ibaret. Peki bu bildiri ve strateji bir işe yarayacak mı? Elbette hayır.
Bu konuda ağzımda epey sözüm var ama çoğunu taze bir blog yazımda derlemiştim. İlgilenirseniz bir bakın derim: bit.ly/Jydifg