İşi bilenin işte ne işi var?

Maaşımızın büyük bir kısmını sabahın köründe kalkıp, trafik çilesiyle işe gelerek Candy Crush oynamak ve Facebook'ta mesajlaşmak için alıyoruz. Dilber Ay söylüyor: Zorunda mıyız?
İşi bilenin işte ne işi var?

Üç seneyi aşkın süredir ev-ofis düzeninde çalışıyorum. Etrafımdaki herkesin imrendiği bu halin kendine has dertlerini anlatmayı bir türlü başaramadım. Her seferinde sabah trafiği, şef/müdür kaprisi, kıyafet seçme, makyaj yapma gibi uzayan bir dertler listesiyle kontra ataklar başlıyor. Çok da haksız sayılmazlar.
Benim merakımsa bambaşka: Sıradışı olan neden ‘evden çalışmak’? Bu devirde tam tersi olmamalı mıydı? 

Çalışma kavramı -aynen eğitim gibi- bilgi değil; endüstri çağının şartlarında takılıp kalmış durumda (mevcut eğitim düzenine dair reddiyemi bit.ly/14WYoMY adresinde okuyabilirsiniz). Sabah belli saatte kalkıp (çoğunlukla) tanımlı bir şekilde giyinip, belli saatte yemek yiyip, belli bir vakte kadar çalışmak memurların değil üretim makinelerinin bulunduğu fabrikalara mahkûm işçilerin mecburiyeti oysa. 

Teknolojiyle beslenen araçlar tarımdan üretime kol gücü gerektiren pek çok mesleği üstleneli çok oldu. Bugünün iş dünyası daha çok ‘beyaz yaka’ olarak adlandırılan zamanının büyük bölümü bilgisayar ekranı karşısında geçen masa başı çalışanlara muhtaç. Ama neden bugünkü düzende çalıştıklarına dair hiçbir mantıklı açıklama yok.
Bilişimin iş dünyasıyla ilk tanıştığı yıllarda çok az kişi şirketindeki teknolojik cihazlara evinde sahip olabilirdi. Olsa dahi eviyle işyeri arasında bir bağlantı yoktu. Oysa bugünün ofis çalışanları şirketlerindekilerden çok daha marifetli cihazlara sahip. ‘Kendi cihazını getir’ (Bring your own device) akımı bu yüzden bulut bilişimden sonraki yeni kurumsal yatırım alanı olarak tanımlanıyor. Bu sayede şirketler çalışanlarına dizüstü bilgisayar, tablet ya da akıllı cep telefonu almak (masraf yapmak) yerine işi onların cihazlarında yaptırmaya yöneliyor.
Bulut bilişim demişken; PRISM (bit.ly/16JWlIg) gibi skandallar yüzünden herkesi kendinden soğuttuysa da uygulamaların, verilerin yerel kaynaklar yerine internette depolanmasını ve ulaşılabilir olmasını sağlayan bu yapı mobil cihazlarımız sayesinde altın çağını yaşıyor. 
Özetle tablo şu: Artık hepimiz sahip olduğumuz aygıtlarla her an, her yerden, her zaman çalışabiliyoruz. Farklı yerlerdeki kişilerle ortak çalışmayı sağlayan için internet tabanlı ücretli-ücretsiz yüzlerce hizmet var. Yetkilendirme, denetim, güvenlik gibi endişelere yönelik uygulamalar da türlü çeşit örneğiyle mevcut. 
Peki neden hâlâ işimizi işyerinde yapmak zorundayız? Sahi bir an durup da bunu düşünecek zamanımız (Daha önemlisi cüretimiz) var mı?
Tasarruf ve optimizasyonunun kurumsal bir ibadete dönüştüğü bu çağda çalışanı evinden şirkete getirmenin, bir mekânda tutup geri göndermenin maliyeti nasıl göz ardı ediliyor?
10 kişilik şirketin her çalışanı hiç yoktan günde iki kere sifon çekse ayda iki ton su tüketir. Tutulan binalar, satın alınan masa-sandalyeler, tüketilen elektrik, yiyecek, içecek hesap edilmez mi? Edilirse ne uğruna sineye çekilir? 
Hadi bunları geçtim; bir ofis çalışanının işyerinde ‘gerçekten’ çalıştığı sürenin toplam mesai saatine oranı nedir?
Tuhaf isimlere sahip toplantı odalarında saatlerce uzayan sohbetler, bitmeyen iş yemekleri, çay-sigara molaları, Facebook-Twitter güncellemeleri, Candy Crush çilesi ve Whatsapp sohbetlerini çıkarınca geriye ne kalıyor? Bir gün kendiniz için bu hesabı yapıp dramınızı görün derim (yöntemi için alttaki kutuya bakınız).
Uzaktan çalışmanın bu kadar kolay, ekonomik ve mümkün olduğu bir çağda sürdürülen bu ısrarın -hiç yoktan işveren açısından- mantıklı bir açıklaması mutlaka olmalı.
Yerinde çalıştırmanın hedefi verimliliği sağlamaksa eğer, bunun beyhude bir çaba olduğunu hepimiz biliyoruz. Bilgisayar ekranında iş yapmaktan başka milyon tane seçeneğimiz var. Gücümüz yettiğince hepsini deniyoruz.
Modern kurumun derdi koyduğu hedefler için ayrılan insan, zaman ve paranın plana sadık kalarak işlemesi olmalı. Yoksa personeli tespih tanesi gibi karşısına dizmek bu çağın işverenine farz değil (tahrimen mekruh).
Bir de ‘bizde işe gelmezse kimse çalışmaz’ lobisi var. İş dünyasının en temel, değişmez maddesini unutmuşlar: Sen yapamıyorsan becerebilecek biri hemen bulunur.
Hakan Taşıyan’ın o güzel sözleriyle noktalayalım: Kendimize gelelim lütfen. Ne yapıyoruz ki biz? (bit.ly/RTETvP)

Bilgisayar başında ne yapıyorsunuz?

Beş sene önce tanıttığım Rescue Time yazılımı, arka planda sessiz sedasız çalışarak bilgisayar başında ne yaptığınızın kaydını tutuyor. Sitesine uğrayıp duruma bakmayı unutsanız bile e-posta yoluyla hafta boyu ne yaptığınızı, ne kadar çalışıp, ne kadar dalga geçtiğinizi grafiklerle sunuyor. Üstelik hiçbir ücret talep etmeden. İlk karnenizde epey şaşırtıcı sonuçlar çıkaracağına ve ‘kısmi’ bir vicdan azabı yaratacağına eminim. Güzel ayrıntılarından biriyse hedef koyabilme özelliği. İlk meydan okumayı Facebook’a her hafta bir saat daha az zaman ayırma olarak belirleyebilirsiniz. Durum raporuna her bakışta kendinizden şüpheye düşmek garanti! (rescuetime.com)