Kasetleri elden dağıtsak olmaz mı?

Güvenlik için özgürlüğünden vazgeçenler ne güvenliği hak eder ne de özgürlüğü.
Kasetleri elden dağıtsak olmaz mı?

İnternetin bir avuç bilgisayar meraklısının gizli bahçesi olduğu dönemler yüzyıllar öncesinde kalmış gibi. Yakın geçmiş hemen her devletin bu elektronik ağı denetim ya da engelleme çalışmalarıyla bezeli.

Konu takip, gözetim ve denetim olunca ABD ile Kuzey Kore’nin dahi iştahı denk. Kimi bağıra çağıra; kimi usulca sahneliyor oyununu. Elbette Türkiye de bu telaştan muaf değil. Meşrebimizce çabalıyoruz bir şeyler.

Çoğumuz unutmuş olabilir; hatırlatmakta fayda var. Devletin interneti kanatları altına alma çabasına yönelik en cüretkâr (ve fantastik) girişime 2001 yılında şahit olmuştuk. Dönemin yenilenen RTÜK kanun taslağında her web sitesinin en az lise mezunu bir sorumluya sahip olması ve her içeriğin iki kopyasının yerel idareye teslim edilmesi gibi bir talep vardı (cümleyi lütfen tekrar okuyun).

2006’da AKP İstanbul Milletvekili Gülseren Topuz mobil dahil bütün internet servis sağlayıcılarının tek bir çatı altında toplanarak kontrol altına alınmasını, Google gibi arama motorlarının yetkilileriyle görüşülüp arama sonuçlarında perdeleme (sansür) uygulanmasını teklif ediyordu.
2007’de AKP İstanbul Milletvekili Zeynep Karahan Uslu, gazetemizde yayımladığı yazısında interneti ‘bağımlılık, ilişkilerin bozulması, bomba yapımı öğretme, pornografi, uyuşturucu imali, uyuşturucu temin etme, saplantı, hedonizm’ şeklinde sıfatlarla işaretliyordu (bit.ly/1hkGG8P).

E-talim, iTerbiye

Bülent Ecevit’in son başbakanlık döneminde başlayan ‘interneti talim ve terbiye’ çabasında (2011’de dünyanın en geniş katılımlı sınırsız denetim ve sansüre karşı eylemine rağmen) devlet hızını da hevesini de kaybetmedi. Bugün bir torba kanun oldubittisiyle geldiğimiz noktayı geçen ay blog’umda eni konu yazdığım için burada ayrıntılarına yeniden girmeyeceğim (bit.ly/1dx4x0D). Ama durumu şöyle özetlemek mümkün: Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde karşılığını bulamayacağımız yetkilerle donanmış bir yeni yapıyla karşı karşıyayız.
Örneğin her internet kullanıcısı (tercih hakkı olmadan) 2 yıl süreyle fişlenecek. Girdiğimiz siteler, kullandığımız hizmetler, yüklediğimiz dosyalar, seyrettiğimiz videolar, dinlediğimiz şarkılara kadar attığımız her adım bir yerlerde kaydedilecek. Bunun nerede, nasıl saklanacağı, kimlerin hangi koşulda erişebileceği veya ne şekilde silineceği meçhul.

Bir diğer ‘yenilik’ adres (URL) tabanlı sansür. Yani örneğin birisi Youtube’a ‘sakıncalı’ bir kayıt eklerse YouTube’un tamamı değil, sadece o sayfa engellenebilecek. Kulağa güzel gibi geliyor, değil mi? Ama bunu gerçekleştirebilmenin diyeti, bütün verinin takip edilmesi. 40 katır mı 40 satır mı...

Aynı düzenlemeyle DNS değiştirerek sitelere girmek de hayal olacak. Zira artık sansür DNS değil IP tabanlı yapılacak. Hatta yeni yasa alternatif erişim metotlarının da engellenmesini talep ediyor.

Tahmin edeceğiniz gibi bu düzenlemenin vatandaşa faydalı olma gibi bir hevesi yok. Fakat tek zararının bizi bazı hizmetlerden mahrum bırakmak olmadığının da bilinmesi gerek.

Verimli veriler çağı

İnternet birkaç sene öncesi gibi arada bir baktığımız bir yer değil. Milyonlarca insan (farkında olmasa da) işinden eğlencesine her şeyi orada yaşıyor. Siber takip karşı tarafa bizim tahmin edebileceğimizden çok daha fazla bilgi sunuyor. Dolayısıyla mesele toplanan bilgi değil; onunla ne yapılacağı.

Dahası hepimiz bu telaşlı düzenlemelerin sebebini bal gibi biliyoruz. Bugüne kadar sessiz ve kusursuz işleyen bir mutabakat karanlık sebeplerden dolayı bazuldu. Yaşadığımız onun artçı şokları. Teşhire dayalı bir ‘tencere dibin kara’ yarışı var. Herkesin kirli çamaşırlarının önümüze serdiği bir ortamda bizden taraf seçmemiz isteniyor. Çünkü kimse kendi yarasıyla yüzleşmeye razı değil. Sürekli bir şeyler işaret ederek dikkatimizi dağıtmaya çalışıyorlar. Bu oyunun yumuşak karnıysa internet. Bu yüzden herkes tetikte ve herkes her ihtimale karşı hazırlıklı olma peşinde.

Bu çabanın hiçbir işe yaramayacağını; bilgi akışının engellenemeyeceğini hepimiz pekâlâ biliyoruz (bu internetin genetiğine aykırı). Ama bu korku ve endişe ortamında internet sektörünün küresel arenada nasıl rekabet edebileceğini bilemiyoruz. Bilişim sektöründen neredeyse tık yok. Birkaç marjinal STK dışında dernekler, birlikler dahi sessiz. Bazıları için dokunmayan yılanların arasındaki huzursuz yaşam mücadeleden daha muteber demek ki.

Kimseye huzur yok

Sektörün derdini sektöre bırakıp yeniden kendimize dönelim.
Sosyal medyanın etkisiyle hepimiz internete tahmin bile edemeyeceğimiz kadar çok veri döküp saçıyoruz. Hatta bir kısmı biz farkında olmadan birikiyor. Bu kırıntıların toplamda hakkımızda oluşturduğu bilgiyse hayallerimizin ötesinde.

Bilgiyi kontrol altında tutmak isteyen otoritelerle özgür kılmaya çalışan asiler arasındaki savaşın yakın geleceğe damgasını vuracağı ortada. Fillerin tepişmesini çimlerin arasında huzur içinde seyredebileceğinizi sanıyorsanız da fena halde yanılıyorsunuz.
ABD’nin kurucularından Benjamin Franklin çok sevdiğim bir sözünde şöyle diyor: Bir parça güvenlik için özgürlüğünden vazgeçenler ne güvenliği hak eder ne de özgürlüğü. Bu günlere fena halde uyduğu için hatırlatmak istedim.

Araya başka bir konu girmezse haftaya şu meşhur ‘büyük veri’ ve ‘bulut bilişim’ kavramlarının karanlık yüzüne bir bakalım.