Marketlerdeki gizli karpuz ağaçları

Gerçekten ciddi sorunlarımız var. Örneğin Sibel Can niye boşanıyor? Peki Can Tanrıyar vatkalı gömleğinin üstüne neden bir bardak su yedi? Bodrum'da bira neden 20 lira?

Gerçekten ciddi sorunlarımız var. Örneğin Sibel Can niye boşanıyor? Peki Can Tanrıyar vatkalı gömleğinin üstüne neden bir bardak su yedi? Bodrum'da bira neden 20 lira? Tartışıyoruz ama Sibel Can'ın neden çok manidar zamanlamayla bu tip olaylara karıştığını, bir insanın nasıl uzatmalı (ama ne uzatma be birader!) sevgilisini ekrana çıkarıp kendini rezil etmesini yayımladığını düşünmüyoruz. Bodrum'da 20 lira verebilmek; magazin programlarında gördüğü insanlar gibi tatil yapmanın 'ezikliğiyle' eve dönebilmek için sene boyu para biriktirenlere de burnumuzun dibindeki ucuz ve 'cennet' Yunan adaları benzeri farklı seçenekleri önermeyi de düşünmüyoruz.
Geçenlerde Mehmet Barlas Sabah'taki köşesinde 'Eğer bazen gündemi ıskalıyorsak, bunun nedeni mesleki yorgunluğumuzdur' diyordu; katılıyorum. Dert, gerçekten budur.
Henüz ülkemizin engin tartışma plaformuna girmemiş bir konu var. Kimileri 'yabancılaşma' diye tanımlıyor. Yaşadığımız hayata ve onu oluşturan parçalara yabancılaşma olarak genişletilebilir. Biraz daha genişletince bakın neler çıkıyor.
Bugün şehirde doğan ve köy, kasaba, otlak, dağ, bayır görmeyen bir çocuğu düşünün. Büyük ihtimalle domatesin, salatalığın; envai tür meyve ve sebzenin süpermarketlerde yetiştiğini sanacaktır. Hatta belki hiç düşünmeyecektir bile. İstediği her an gidip sahip olabildiği bir şeyle ilgili uzun uzun düşünmeye, bilgi sahibi olmaya ne gerek var? Üstelik hayatında tarla görmemiş birisi için bir kusur da sayılmaz.
Kış mevsimlerinin magazin sayfa ve televizyon programlarında gördüğümüz şık kürklerle ilgili birçok internet sitesi var. O güzelim kürklerin şık ve zengin gövdelerin üstüne oturmadan önceki safhalarını gösteren video ve fotoğraflarla dolu (hayır, ne yazık ki kürkler de kürkçüde üretilmiyor). Önce postu kürke uygun hayvanlar derileri zedelenmesin diye kafaları taşlara vurularak bayıltılıyor, sonra canlı canlı ayakları kesiliyor. Şişirilip derileri yüzülüyor. Kimileri bütün bu işlem boyunca can vermeyip kıvranıyor. Ama bunların hiçbiri bize magazin medyasında, kürk defilelerinde gösterilmiyor. Eğer mideniz kaldırıyorsa http://furisdead.com/feat/ChineseFurFarms/ adresinde, soldaki 'Inside the Chinese Fur Trade' başlığına tıklayarak bir parçasını lütfen izleyin. İçiniz kaldırmasa da izleyin ki neyin, ne pahasına hayatımıza girdiğini bilin. Şairin dediği gibi 'Bil bunları, bil de büyü'.
Bir gün bakarsınız birkaç site de Bodrum'da, Çeşme'de züppelik yapanların su gibi akan paralarının kış boyunca kimlerin üç kuruşluk emeklerinin sömürülmesi sonucu çıktığını; mali yıl sonunda kaç paralık vergi verdiklerini de anlatır... Hasretle bekliyorum.
Karıncadan korkan çocuklar
İnsan sadece giydiğine, yaşadığına, tatiline ve zevklerine de yabancılaşmıyor. Hayatın kendisine yabancılaşmak da söz konusu. Ben hâlâ çocukluğunu geçirdiği semtte oturan şanslı kişilerdenim. Ama artık sokaklarını, parklarını doldurduğumuz semtimizde hiç çocuk yok. Bütün çocuklar evlerinin güvenli ortamında. Araba çarpar diye sokağa çıkamıyor, okullarına bile servisle gidiyorlar. Sokakları görmeyen, kuşla, ağaçla, böcekle oynamayan çocuklar bu yüzden evlerindeki küçücük karınca ve örümceklerden bile timsah görmüş gibi korkuyorlar. Kavga etmeyi, düşmeyi, dizkapağındaki yaranın kabuğunu koparmayı da bilmiyorlar elbet. Evlerinde bilgisayar, Playstation ve çizgi film kanallarıyla 'sakinleştiriliyorlar'.
Rakamları cep telefonu ekranlarından öğreniyor, ailelerinin bile tam kullamadığı bilgisayarlarda iş bitiriyorlar. Dünyayı oyunlardan ve çizgi filmlerden öğreniyorlar. Pokemon çizgi filmine özenip 'Ben de Pikachu gibi uçacağım diye balkondan aşağı kendini bırakan Adanalı çocuğu unutmuş olamayız. Yani kaynaklar pek de umut vaat etmiyor. 20 yıl önce evlerde buluşup oynamak üstüne kurulu çocukluk arkadaşlığı bugün internetten sohbet ve online oyun oynamaya dönüşmüş durumda.
'Hayatım, ben et reyonundayım'
Yetişkinlerin de bu süreçten tertemiz kurtulduğu söylenemez. Süpermarkette kaybolup birbirini cep telefonuyla arayanları ne de çabuk kabullendik? Onlar bize 'alo' demeyi bile unutturdu. Çünkü 'alo' kimin aradığına yönelik bir merakın olduğu yıllara aitti. Artık kimin aradığını ekranımızda görüyoruz. Oysa 'alo'nun tonlaması bile ne çok ipucu verirdi bizlere. Telaşlı, meraklı, durgun, üzgün, kırgın... Yüz çeşit 'alo' sayabilirim. Kimin aradığını gösteren sistemler birkaç yıldır ev telefonlarında bile kullanılıyor. Öyle bir 'bilme isteği' ki bu, numara çıkmazsa telefonu açmayanlar var.
Siber hayata dair yazacak yüzlerce detayın bir kısmını haftaya ayırıyorum. Çünkü bugün doğum günüm ve ben yaşadığım her yılı tekrar oturup düşünmek, düşünmek, düşünmek istiyorum.