Para vermiyorsan satılan sensindir!

Dedektif filmlerindeki gibi 'Her karmaşık olayın basit bir açıklaması vardır'. Her şeyin her şeyle ilişkili olduğu internette için de geçerli mi?
Para vermiyorsan satılan sensindir!

Bahse girerim Tahrir Meydanı nda toplanacak 100 bin kişi bulabilirim . Her şey böyle bir Facebook grubuyla mı başladı yoksa?

YouTube Başkan Yardımcısı Lucas Watson bugünü ‘herkesin her şeyi kaydettiği çağ’ olarak adlandırıyor. Her ay 800 milyon kişinin yönettiği sitenin video oynatıcısı içinde 8 milyar video izliyor. Her gün 3 bin gün uzunluğunda video yutarak büyüyen Youtube’un, uzun süre en popüler video kanalımız olarak kalacağına şüphe yok.
İnternet, insanlık tarihinin açık kaynaklı kolektif belleğine dönüşüyor. Bir gün birinin birleştireceği yapbozun parçalarını birer ikişer sehpaya diziyoruz.
Dünya artık sahiden bir köy. Eskiden haberimiz bile olmayacak şeyler artık ekranlarımıza akıyor. Bir şeyin parçası olmak her zamankinden kolay.
CNN ekranlarında şahit olduğumuz Körfez Savaşı artık heyecan verici bile değil. Bugün bizzat cephedeki asker ve kurbanlardan alıyoruz haberlerimizi. Hatta gizlenmek istenen tarafları bile bir tık uzakta (bit.ly/MNMl77). Örtbas edilen insanlık suçlarını da canlı konserleri de aynı kaynaktan izliyoruz. Ve işin kötüsü ikisi arasındaki farkı algılamakta her geçen gün biraz daha zorlanıyoruz. 

Gündemi okumak
Kötü bir altyapı üstünde, bir avuç internet kullanıcısına sahip coğrafyadaki halk ayaklanmalarını bile sosyal medya romantizmine bağlayanlar çıkıyor. Etkisinin olmadığını iddia etmiyorum ama sosyal medyayı Arap Baharı için sahiplenmek bana ‘ders çalışmak için bilgisayar aldırmak’ gibi geliyor nedense. Ama bu sürecin bazı şeyleri kökten değiştirdiğini de kabul etmek gerek. Tahrir Meydanı’nın taze, buruk ateşinin közünde 450 binden 3 milyona çıkan Facebook abonesini de gözden kaçırmayalım.
Elbette bu çok küçük bir kesimin odağı. Arap Baharı ya da WikiLeaks, artık internet sunumlarının Powerpoint karaokelerinde romantik birkaç kareden ibaret. Mısır ya da Libya’da ne olduğu çok da önemli değil. Retweetlerimizi yaptık, videolarımızı paylaştık, protesto sayfalarını ‘beğendik’. Özetle üstümüze düşeni fazlasıyla yerine getirdik (bit.ly/LYwXYZ). 

Paradan haber ver
Bütün bu ışıltılı ve steril dönüşümün kökünde yakın zamana dek bir avuç ‘bilgisayar meraklısı’ çocuğun eğlencesi olan internetin her sektörü ve kavramı değiştiren dev bir ticari platforma dönüşme sancısı var. Esas mesele onlarca yıllık kaderinin değişeceği hayaline inanmış insanlarla biraz daha büyüyen bu platformdan kimin nasıl para kazanacağı. Dünyanın en büyük reklam bütçe yöneticilerinden Group M’in 2012 için Türkiye’yi de içeren 70 ülkeyi kapsayan reklam cirosu tahmini 522 milyar dolardı. Bu hemen herkes için yeterince tahrik edici bir bütçe. Bu yüzden artık internette faydadan söz eden yok; herkesin derdi ne kazanıldığı.
İnternet reklamcılığı 18’inci yılını geride bırakıyor. Rüştünü ispatlamış olsa da hâlâ bu dev pastadan kendine düşen dilimin hakkını (yaratıcılık adına) verebilmiş değil. Bütçe ve emeğin çoğu hâlâ sitenin bir yerlerinde belirlenmiş alanlara cazip, harekete geçirici bir metin ya da resim ekleyerek ziyaretçilerin tıklamasını sağlamaya gidiyor. Bunun böyle devam edemeyeceği ortada.
Geçen hafta sunumu izlerken Lucas Watson “Tercihimiz olsa hiçbirimiz reklam izlemeyiz. Bu yüzden mecburen izlettiğimiz şeylerde daha özenli ve yaratıcı olmalıyız” diye altın bir reçete veriyordu. Coca-Cola’daki meslektaşı Joseph Tripodi ise sarılınca bedava kola hediye eden otomatını gösterirken işini ‘mutluluğu kışkırtmak’ olarak özetliyordu. Tanımlar, mecralar, mesajlar ve yöntemler değişiyor. Yeni kuralları en çabuk öğrenen en çok kazanacaklardan olacak.
Bilginin baş döndürücü bir çarpanla adeta bir çığ gibi üstümüze çökmesinin yarattığı heyecan ve teslimiyet bizi her şeyle biraz daha az ilgili hale getirdi. Bu yüzden bloglar boşaltılan köyler gibi ıssız ve sessiz, yeni nesil sosyal ağlar sağanak yağmurun taşkınıyla şaşkın. Pazarlamacıların yeni hedefi bu kitlenin kalbini kazanmak. Bunun Facebook’ta ittire kaktıra sayfa beğendirmeyle olmadığını gördüler. Konuşulma (conversation) oranının da yorumlarda kız ayartmaya çalışan oğlanların laf kalabalığı olduğu anlaşıldı. Şimdilerde Twitter’da birkaç saatliğine en çok konuşulanlara girmeyle böbürleniyorlar ama o etiketin (hashtag) altında neler yazıldığına bakan pek yok gibi.
Yeni strateji müşteriyi markanın bir parçası haline getirmek, ona bir tecrübe yaşatmak. Reklam gibi bölmeden hayat tarzına dönüşmek.
Ve bu hepsinden zor. Alıcı kim, satıcı kim?
Bizi topluca aynı hızda yaşamaktan kurtaran endüstri devrimi makinelerine nal toplatan bilgisayarlar, sosyal ağ ve araçlarla hepimizi yeniden aynı renk, yazı boyutu ve şablona hapsetti. Twitter, Facebook ve türevleri Andy Warhol’un Coca-Cola tanımında olduğu tarz bir eşitleyici rol üstlendi. Biliyorsun ki ne kadar paran ve şöhretin olursa olsun o sıradan adamla aynı yazı karakteri ve boyutuna sahipsin (Ama kesenin ağzını açarsan biraz daha görünürlük sağlaman mümkün elbet!)
Bizim derdimiz internette kafa dengi insan ve sohbet bulmak, markalarınsa muhabbete sızmak. Rol aldığımız filmin özeti bu. Beş kuruş para istemeden bize bunca hizmet, altyapı ve ortam sunan milyar dolarlık siteler meşhur bir sözü hatırlatıyor: Eğer para vermiyorsan satılan sensindir!