Tüneli açtın, Youtube'u da aç!

Cumartesi günü mağdurlarının çok az bir kısmını temsil eden 1000 kişilik bir grupla Türkiye'deki internet sansürüne karşı ilk sokak eylemini gerçekleştirdik. İstanbul Taksim Meydanı'ndan Galatasaray Lisesi'ne kadar olan kısa parkurda, İstiklal Caddesi'nin o meşhur kalabalığının şaşkın bakışları arasında sabrımızın taştığını hatırlattık.

Cumartesi günü mağdurlarının çok az bir kısmını temsil eden 1000 kişilik bir grupla Türkiye’deki internet sansürüne karşı ilk sokak eylemini gerçekleştirdik. İstanbul Taksim Meydanı’ndan Galatasaray Lisesi’ne kadar olan kısa parkurda, İstiklal Caddesi’nin o meşhur kalabalığının şaşkın bakışları arasında sabrımızın taştığını hatırlattık.
Bu yürüyüş elbette sansürü sona erdirmeyecek. Ama pek çok büyük değişimin böyle küçük adımlarla başladığını hatırlayınca davanın bütününde önemli bir kilometre taşı olacağına şüphe yok. Hepsi bir yana; sürekli klavye eylemciliği ve apolitiklikle suçlanan internet kuşağının birbirine e-posta gönderme, Facebook’ta protesto gruplarına üye olma,
profil fotoğrafına bayrak ekleme dışında da bir şey yapabildiğini ortaya koyması açısından manidar olduğu kesin.
Tiananmen Meydanı’nda tanklara karşı durmak gibi değilse de İstanbul’un kavurucu sıcağında aralarında internet kullanmak dışında hiçbir ortak bağ olmayan, muhtemelen daha önce hiçbir eyleme katılmamış onca insanın (en ama en önemlisi) ‘bilgisayar başından kalkarak’ yürüyüşe katılması önemlidir.
Peki neydi derdimiz bizim? Özetle muğlak tanımlar, yasal boşluklar, yetersiz bilgiye sahip karar vericiler ve olayları kendi işlerine geldiği gibi algılamayı üslup haline getiren makamların keyfi uygulamalarının 30 milyon internet kullanıcısından koparttığı binlerce sitenin endişesiydi sorunumuz.
Adı konmamış bir savaşta on binlerce insanını toprağa gömen Türkiye’de yine adı konmamış bir sansür, adeta bir hortum gibi önüne çıkan her şeyi parçalayıp savuruyor. Bu hoyratlığın derdini çeken kullanıcıya verilen tek hak ise otoritenin gözden kaçırdıklarını ihbar etmek. Hak arama bir yana bizzat kanunu uygulamayla sorumlu kurumlar yetkilerini haksızca aşarak sansür çeperini genişletiyor. Sansürlenen yabancı sitelerin neredeyse hiçbirinin olaydan haberdar olmadığı ya da Türkiye’de hukuki temsilcilekleri bulunmadığı için sansürün kalkması da gündeme gelemiyor.
Öncelikle millet olarak gözümüzü parmaktan çekip parmağın işaret ettiği yöne odaklamamız gerekiyor. Sansürün kısıtladığı içeriğe taraf ya da karşı olmak başka; sansürü savunma ya da karşı çıkmak başka bir şeydir.
Örneğin çıplaklık sizi rahatsız ediyor olabilir. Böyle sitelere girmez, karşınıza çıkarsa kaparsınız. Ama birilerine ‘benim için internetteki bütün çıplak resimlerini sil, yok et, engelle’ derseniz o zaman kendi özgürlüğünüzü başkasına devretmiş olursunuz. Üstelik yarın bir gün birileri ‘kadın bileği de rahatsız ediyor, ona da bir atsınlar’ diyebilir pekâlâ. Biz süt reklamındaki animasyon ineğin memesinden tahrik olup RTÜK’e şikâyet edenlerin olduğu ve RTÜK’ün şikâyeti haklı bularak reklamı yayından kaldırttığı bir ülkede yaşıyoruz.
İnsanları fikirler çevresinde birleştirmeyi, sınırları, sosyal sınıfları, bilgiye erişim kastlarını kaldırmayı insanlık tarihinde ilk defa mümkün kılan benzersiz bir sosyalleşme aracının sürekli olumsuz yönlerine takılıp onunla boğuşuyorsak sorunu biraz da kendimizde, zihnimizde aramalıyız.
Bireyin her geçen gün bilgiyle biraz daha kutsandığı bir çağda gocuklu celebin sopasını görüp salhaneye koşturmayı bekleyenlerin mantığını kabullenmek kolay değil. 
Celep demişken geri durmasın elbet sohbetimizden. Telekomünikasyon Kurumu, adından da anlaşılacağı gibi interneti de içeren dev bir sektörün düzenlemesini (regülasyonunu) yapmak üzere 15 Ağustos 2000 tarihinde kuruldu. Hükumetten bağımsız gibi görünüp göbeğinden bağlı olan, ilgili bakanlık ile neredeyse başka hiçbir kurumda olmayan teamüllere gömülü bir yapı.
Üstelik e-sansürün en yetkili makamı.
Öyle ki ‘katalog suç’ diye adlandırılan konularda mahkemeye bile gerek duymadan ipini çekebiliyor sitelerin.
Yakın geçmişte Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) adını alan yapının Başkanı Tayfun Acarer geçen hafta NTV’ye bir röportaj verdi. İnsanları sokağa döken sansüre
yönelik Acarer’in (sübhanallah) ibretlik tespitlerini getir.net/2zn adresinden izlemenizi tavsiye ederim. Savunduğu şeylerin desteksizliğinin ve savunmasındaki yanıltıcı tavrının hesabı sorulmamış ama işin aslını bilene bu kadarı da yeter.
Sansür davasının en büyük şanssızlığı olayın Youtube ve Google bandına sıkışması.
Çünkü sansürlenen site sayısı 6 bini çoktan geçti. (ve devlet resmi olarak bu rakamı açıklamayı reddediyor!)
Kendini bu çarpık sansürün neferi, savunma makamı olarak konumlayan BTK, 5809 sayılı yasa uyarınca görev yapıyor. 27 maddelik görev listesindeki ilk sorumluluğu şöyle tanımlanmış: ‘Elektronik haberleşme sektöründe; rekabeti tesis etmeye ve korumaya, rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı uygulamaların giderilmesine yönelik düzenlemeleri yapmak, bu amaçla ilgili pazarlarda etkin piyasa gücüne sahip işletmecilere ve gerekli hallerde diğer işletmecilere yükümlülükler getirmek ve mevzuatın öngördüğü tedbirleri almak’.
Haftaya sansürün kılıfını, yöntemini, uygulamasını ve savunmasını gayet iyi beceren bu kurumun kendi ana sorumluluğu konusundaki içler acısı haline birlikte bakalım.