Unut beni, unuttuğum gibi seni

Vaktiyle yediğin hurmaların günü gelince fena tırmalayacağını unutmuyorsun umarım.

En basit merakımıza dahi yüz bin sonuçla karşılık veren Google, üstünde yükseldiğimiz bilgi yığınıyla yok yere böbürlenmemize bahane yaratıyor. ‘Büyük Veri’ terimi her teknolojik sunumun besmelesi. Son birkaç yılda insanlık tarihinin toplamından fazla veri üretmişiz. Bu mümkün olan her fırsatta yüzümüze vuruluyor. Oysa rakamlar algı yaratma konusunda her zaman tehlikeli ve pek beceriklidir.

Üstelik o veri yığınının içinden haber sitelerinin fesat foto galerilerini, Instagram, Facebook ve Twitter’daki ördek dudaklı pozlarımızı çıkarınca geriye ne kalır ayrı merak konusu. Veriyi büyüten şey cihazlarımızdaki sensörlerin ve onlara yem (veri) atanların artması. Yoksa hayat aşağı yukarı aynı döngülerle sürüyor. Midesi geniş, iştahı bol ve doyurması ucuz depolama çözümleri sayesinde cep telefonumuzun iletişim kurduğu baz istasyonundan süpermarket kapılarından girip çıkan müşteri sayısına kadar aklınıza gelen-gelmeyen her şeyin kaydedildiği bir çağdayız.

İşin en acı yanı şirketlerin çoğu topladığı onca veriyle ne yapacağı konusunda en ufak bir fikre sahip değil (Facebook sayfalarındaki takipçilerin ne işe yarayacağını bulduktan sonra ona sıra gelecek).

Özetle insanlık tarihi boyunca üretilenle son yıllarda kayıtlara geçen veriyi teraziye koyup tartsak, kefenin biri pek boynu bükük kalır. Sandığımızın aksine elimizdeki bilgilerin -hala- çok az bir kısmını dijitalleştirebildik. İşimize en çok yarayacak kısmının çoğu hala kütüphanelerin raflarında, özel arşivlerde, makara filmlerde, kaset teyplerde.

Çocukluk fotoğraflarımız her sayfada yıllar atlayan albüm yapraklarında. Ama kendi çocuklarımız rahimdeyken çekilen ultrasonundan itibaren Facebook’ta.

AMAN ALİ RIZA BEY, AĞZIMIZIN TADI KAÇMASIN

Sosyal medya ile medeniyetin yeni bir çağı başladı. Öncesi ve sonrasında her şey çok farklı. Sararan fotoğraflarını ayakkabı kutularında saklayanlarla, çektiğini 10 saniyede imha eden Snapchat kuşağını birbiriyle karıştırmamak gerek.

Herkesin ve her şeyin harıl harıl veri kaydettiği bu devirde üstünde gezindiğimiz ince buz tabakasını sadece musibetlerle hatırlıyoruz.

İşin en ürpertici yanı bu verilerin gelecekte bizi nelerle yüzleştireceğini tahmin bile edemiyor oluşumuz.

Eve yemek sipariş ederken verdiğimiz telefon numaramızın daha bir hafta geçmeden bizi hayattan soğutan azılı pazarlamacıların eline geçmesi artık vaka-ı adiye. Peki son 5 yıllık Twitter paylaşımlarınızı analiz edip size ‘teklif saldırısı’ başlatacak şirketlere hazır mıyız? “Instagram’da et ağırlıklı yemek paylaşımlarınız dikkatimizi çekti. %25 indirimli kolesterol testi için Baldıran Hastanesi’ne bekliyoruz!”

ELEKTRO-GIYBET DEVRİ

Veri depolama ve işleme konusunda hizmet veren EMC’nin raporuna göre internete (ve birbirine) bağlı cihaz sayısı 5 yıl içinde 32 milyar adedi geçecek. Bu cihazların görevi 7 gün, 24 saat hakkımızda gıybet etmek olacak. Ne yedik, ne içtik, nabzımız kaç vurdu, eşe-dosta ne yazdık, toplam kaç adım attık, moralimiz nasıl, nereleri gezdik, ne aldık, ne sattık, arabayı nasıl kullandık; hepsini elektronik amel defterlerimize kaydedecekler. Aralarında konuşup hakkımızda hüküm verecekler.

Bugün hava durumuna göre üstümüze giyeceklerimizden, trafik yoğunluğuna göre kullanacağımız güzergaha kadar belirleyici olan sensör, yazılım ve hizmetler yakın gelecekte bizi çok daha büyük bir teslimiyete zorlayacak.

Android tabanlı bir telefon kullanıyorum. Rehberimde (yani Gmail’de) kayıtlı kişileri sosyal ağlardaki hesaplarıyla otomatik eşleştiriyor. Böylece rehberde bir isme tıkladığımda sadece numarasını değil; nerede çalıştığını, eposta adresini, fotoğrafını, unvanını, Facebook, Twitter, LinkedIN hesaplarındaki bilgileri toplu olarak görebiliyorum. Hatta bu sayede arkadaşlarımın (aynı eposta adresiyle açtığı) sahte sosyal medya hesaplarını dahi biliyorum. Cebimdeki telefonun standart uygulaması bile bunları yapabiliyorsa ötesini siz düşünün.

Anlaşılan artık hayatımızı ve haklarımızı kullandığımız yazılım, donanımların ‘kullanıcı sözleşmeleri’ belirleyecek.

FİŞLER PRİZLERİN OLSUN

Böyle bir dünya fazlasıyla distopik gelebilir ama bunların yeni normal olma ihtimalini de göz ardı etmemek gerekiyor. 10 yıl önce internete giren birine verilen ilk tavsiye “kendine bir takma isim (nickname) seç ve sakın kimseye gerçek ismini söyleme” olurdu. Bugün dünyanın en popüler sitesi gerçek ismimizle kullandığımız Facebook (ve türevleri).

Yine de unutmayalım ki en büyük hediyemiz ‘unutma yeteneğimiz’. Herkesin her şeyi hatırladığı bir dünya kabustan farksız olurdu. Bu mantıkla hiçbir şeyi unutmayan ve hakkımızda bildikleri sürekli artan internet en büyük kabusumuz olarak karşımızda.

İşte son dönemin en büyük tartışma konularından ‘(internette) unutulma hakkı’ da buradan filizleniyor.

Avrupa Birliği (AB) ve Arjantin’de yasayla tanımlanan bu hakkın kökeni AB’nin 1995 yılındaki Veri Koruma Talimatı’na kadar gidiyor. Fakat Avrupa’nın hassasiyetinin ardında biraz da yakın tarihinin henüz kabuğu düşmemiş yaraları var. Bunu Stasi ve KGB gibi istihbarat servisi fişlemeleriyle hayatları kararmış toprakların yoğurdu üflemesi olarak da görebiliriz.

2010 yılında bir İspanyolun Google’ı mahkemeye vermesi unutulma hakkının kilometre taşlarından biri oldu. Davacı ismi arandığında ilk sıraya yerleşen (tatsız) bir gazete haberinin Google sonuçlarından çıkarılmasını istiyordu. Hakimin 13 Mayıs 2014’teki kararı arama motorlarının şahıslar hakkında tutarsız, yetersiz, ilgisiz ya da abartılı bilgileri ‘unutma hakkı’ kapsamında arama sonuçlarından çıkartılmasını şart koştu.

Google bugün AB üyelerini de kapsayan 25 ülkede unutulma hakkının kullanılmasına izin veriyor. Fakat bu konuda çok hevesli olduğu da söylenemez; uğraştırıyor bile denebilir.

İronik bir örnek olarak Kurtlar Vadisi’nden 3 dakikalık bir kesiti Youtube’a yüklediğinizde birkaç dakika içinde -hesabınızla beraber- silindiğine şahit olabilirsiniz. Ama kendinize ait izinsiz çekilmiş bir videoyu sildirmek aylarınızı alabilir (hiç sildirememek de var!).

BİN DÜŞÜN, BİR PAYLAŞ

Unutulma hakkı mağdur açısından düşünülünce gayet anlamlı gelmekle beraber ifade özgürlüğünün kısıtlanma ihtimali de haklı bir endişe olarak karşımıza çıkıyor. Bu hak zalimin zulmünü, suçlunun kabahatini de aynı maharetle örtebilir. Hırsıza hırsız, katile katil diyemeyeceğimiz bir dünya (internet) herkesin ortak endişesi olmalı.

Bu konuya farklı boyutlarıyla değineceğiz el-mecbur.

Güzel bir şekilde hatırlanmanız dileğiyle.