Varoluşçuluk

20'inci yüzyılın en önemli filozoflarından olan Jean Paul Sartre'ın (Nobel Edebiyat Ödülü, 1964) doğumunun 100. yılı dolayısıyla eserleri yeniden basılmaya ve felsefi düşünceye katkıları yeniden yorumlanmaya başladı.

20'inci yüzyılın en önemli filozoflarından olan Jean Paul Sartre'ın (Nobel Edebiyat Ödülü, 1964) doğumunun 100. yılı dolayısıyla eserleri yeniden basılmaya ve felsefi düşünceye katkıları yeniden yorumlanmaya başladı. Sartre denilince akla varoluşçuluk geldiği için de bugünlerde bu felsefe akımı Sartre'la birlikte yeniden gündeme oturdu.
Varoluşçuluk akımının babası Danimarkalı filozof Sören Kierkegaard'dır (1813-1895.) Kierkegaard, tanrıya inanan ve inanmayan olarak ikiye ayrılan varoluşçuluğun tanrıya inanan grubunun temsilcilerindendir. Tanrıya inananlar kadar inanmayan varoluşçuları da derinden etkilemiş bir yazardır. Örneğin Carl Jaspers, Kierkegaard'ı aslından okuyabilmek için Danimarkaca öğrenmiştir.
Sanayi devriminden itibaren gelen ve 20'inci yüzyılda doruk noktasına çıkan insanın, önce çevreye, sonra topluma ve en sonunda da kendisine yabancılaşması olgusunun yarattığı bunalımlar için çıkış noktaları aramak, varoluşçuluğun temel taşını oluşturuyor. Varoluşçuların tanrı tanımaz kesiminden gelen Sartre'ın 1938 yılında yazdığı ilk roman olan 'Bulantı' 'Özgürlüğün Yolları' adlı dörtlemenin ilk kitabı) bu felsefenin önemli kilometre taşlarından birisidir. Sartre'ın varoluşçuluğu tanımlayışı da tanrı tanımazlığına dayanır: 'Varoluş, özden önce gelir.' Yani insan önce varolur, sonra özünü kendisi oluşturur. Bunu yaparken de karşılaşacağı şeyleri kader gibi bahanelerle tanrıya ya da başkalarına yükleyemez. İnsan, bir şekilde varolur, bundan sorumlu değildir, çünkü o, elinde olan bir şey değildir, tümüyle bir rastlantıdır. Ama ondan sonrası artık onun sorumluluğu altındadır. Özünü doğru oluşturamazsa sorumluluğu kendisine aittir. İnsan, hiçbir bahaneyle bu sorumluluktan kaçamaz. Bulantı'nın baş kahramanı Roquentin'e göre varolmanın hiçbir zorunlu nedeni yoktur, tamamen bir tesadüfe dayalıdır, o yüzden herşey nedensizdir.
İş bu noktaya kadar gelince karşımıza inanılmaz bir bunalım felsefesi çıkar. Çünkü başarısızlıkta ya da herhangi bir olumsuzlukta sorumluluğu başkasına atıp faturayı kadere kesmek bir anlamda kurtuluştur. Bu imkânı elinden alınmış olan birey karşılaştığı her sıkıntıda bunu kendi sorumluluğuna dahil edince bu kurtuluş imkânından uzaklaşmış olur. Bu, öylesine ağır bir sorumluluktur ki insan üzerinde müthiş bir bunalım yaratır. Buralara gelince insan bu kez elinde olmayan varoluşuna karşılık elinde olan varoluşa son verme eylemini aklına getirir. Varoluşçuların bir bölümünün intihar felsefesine kafa yormaları bundandır. İntihar acaba bu kadar ağır bir sorumluluğun yarattığı bu kadar ağır bir bunalımdan kurtuluşun reçetesi midir? Bu sorunla belki de en fazla uğraşmış olan varoluşçu, bir başka Fransız filozof olan Albert Camus'dür (Nobel Edebiyat Ödülü, 1957.) Camus, başyapıtı olan 'Yabancı'da uzun uzadıya bu bunalımı ele alır. Bir hiç uğruna idama mahkûm olam Mersault, hiçbir şeye hatta idama mahkûm olmasına bile aldırmamaktadır. Annesinin o gün mü yoksa bir önceki gün mü öldüğünü bile hatırlamaz. Öylesine bunalımlar içinde ve öylesine her şeye boşvermiştir ki idama mahkûmiyeti bir çeşit intihar gibidir.
Tanrı tanımaz varoluşçuluk akımı, bu dünyadaki sorumluluğunu kadere yıkmaya alışmış olan insanları birden kendi sorumluluklarıyla karşı karşıya getiriverir ve bundan kaçamayacaklarını gösterir. Yine benzer biçimde düşünce zincirine öbür dünya olmadığına ilişkin halkayı da ekleyince bu dünyadaki sıkıntılarını kadere yükleyip bunların öbür dünyada giderileceğine inanan insanın elinde üç seçenek kalır: İntihar veya bütün bu sorumluluğu üstlenip yaşadığı sürece savaşmak ya da her şeye boşverip günü yaşamak.
1968'de başlayıp dünyayı baştanbaşa saran yaklaşımın altında yatan felsefe varoluşçuluktur. Felsefe ortak olmakla birlikte kimileri bunu her şeye boşvermek biçiminde, kimileri de her şeyi ciddiye alıp kendi kaderini oluşturmak biçiminde anlamışlardır.