Asker- medya ilişkileri nereden nereye?

Meslek yaşamımda ilk muhatap olduğum asker; 1959'da Kara Kuvvetleri Komutanı olan Cemal Gürsel idi.

Meslek yaşamımda ilk muhatap olduğum asker; 1959’da Kara Kuvvetleri Komutanı olan Cemal Gürsel idi. Ankara’da Yeni Gün gazetesini yönetiyordum.  Başyazarımız  Cihat Baban İstanbul’dan telefon edip Cemal Paşa ile bir özel sorununu konuşmamı istemişti. Elimi kolumu sallayarak , şimdi Milli Savunma Bakanlığı olan yerdeki karargâhında beni hemen kabul edip çay da ikram etmiş, Cihat Bey’e selam yollamıştı.
27 Mayıs’tan sonra Milliyet Ankara Bürosu’nda diplomasi muhabiri olarak çalışırken zaman zaman Milli Birlik Komitesi üyeleriyle temasımız oluyordu. Kıbrıs olayları patlak verdiğinde, temsilciliğini yaptığım kimi yabancı gazetelerin de ilgisini çeken bir konuda, zamanın Genelkurmay Başkanı Org.Cevdet Sunay ile bir özel konuşmayı, sonra yaşam boyu dost olduğum Özel Kalem Müdürü K.Albay Celil Gürkan’ın yardımıyla yapmış, Sunay ile ilişki Cumhurbaşkanlığı’nda da devam etmişti.
Askerin 27 Mayıs sonrası ön plana çıkan konumu ben de, bu camianın içindeki siyasi oluşumlar dışında kalan konulara ilgi uyanmasına sebep oldu. Bu ilgi Milliyet’ten sonra çalıştığım; Tercüman gazetesi, Türk Haberler Ajansı Ankara yöneticiliği dönemlerinde de sürdü. O zaman da, gazeteci olarak komutanlara ulaşmak, onlarla  meslek kurallarına uygun gazeteci-asker ilişkileri kurmak olasıydı. 1971’de Yankı dergisini 1 Mart’ta yayımlamaya başladığımda komuta kademesiyle bir basın mensubu olarak, Batı’da uygulanan mesleki kurallar çerçevesinde  muntazam temaslar sağlamıştım. Böylece ülkede farklı görüşler yayılmışken  askerin genel havası  saptanabiliyordu. Bu dönemde, özellikle Faruk Gürler, Muhsin Batur ve Celal Eyiceoğlu’nun, Batı’da geçerli olan basın kurallarına uygun davrandıklarına şahit oldum. Böylece komutanlardan çok önemli güncel konularda demeçler alınabiliyor, yazılmama kaydıyla kimi olaylarla ilgili bilgi sağlanabiliyordu. Eksik ya da yanlış bilgilerle  Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında yanıltıcı ve ön fikirli yazılara, uzun yıllar ülkede sıkıyönetim yasaları egemen olduğundan, baş vurulmuyordu. TSK’nın ülke ve dünya düzeyinde imajının değişmesinin başlangıcı; 12 Eylül müdahalesinden sonra görev üstlenen bir genelkurmay başkanının bir meslektaşa verdiği “TSK’nın her kesiminde özgürce araştırma yapması” iznini kullanarak yazdığı tanıtıcı kitabın yayımlanmasıyla ortaya çıktı.
Kitap “Türkiye’de her subayın hedefinde günün birinde ülke yönetme vardır” tezini doğrulamak üzere yazıldığından, verilen örneklerle  vurgulandığından askeri ve öncelikle bu izni verenleri çok rahatsız etti. O dönemde başlayan “Türkiye’de asker sivil yönetime  karışıyor. Baskı yapıyor. Demokrasiyi engelliyor” görüşü giderek yayıldı. Avrupa Birliği’nin, Karen Fog gibi AB temsilcilerinin de  özendirmesiyle askere karşı bir cephe oluşmaya başladı. Bu oluşum  askeri daha fazla kaygılandırdı.
NATO’ya girildiği günden sonra bir türlü Batı’nın iletişim yöntemlerine öncelik verme gereği duyulmadı. Kimi, 12 Eylül askeri uygulamalarının yarattığı olumsuz havanın  etkisi ile gelişen birikim de  doğru değerlendiremedi.
Asker-medya ilişkilerin tam kırılma noktası ise ancak Ergenekon soruşturması sırasında ortaya çıktı.
Önce el yordamıyla, ‘akreditasyon’ denilen Genelkurmay İletişim Dairesi nezdinde kabul görmek için yapılan kayıt eleştiri konusu oldu. Kimi medya organlarına bu tanınmayınca haklı gibi görünen bir ayrımcılık eleştirisi başladı.Sonra o kesime eklenen yandaş basın olarak ifade edilen kesimde soruşturmalarla  ilgili olarak asker aleyhine haber ve yorum akışı başladı.
Komuta kademesi bu alışık olmadığı türden eleştiri yüklü yaklaşımı ‘Askere yöneltilmiş asimetrik psikolojik saldırı’ olarak tarif etti. Ama nasıl karşılaması gerektiğini bilmemesi, eski önlemlerin geçerli olacağı yanılgısına düşmesi TSK ile toplum kesimi arasındaki bunalımı arttırdı. Bu günlere geldik.
Şimdi medya askerin kamuoyundaki ağırlığını ve sevgisini yok etmeye  yönelik haberler ve eleştirilerin etkisinde. Çıkmazdan kurtulma çareleri arayan komuta heyetinin iyi niyetli adımlarının değişen koşullara yetmeyeceği görülüyor. Yerli ve yabancı basında, tam 58 yıl çeşitli muhabirlik, yazarlık ve yöneticilik  görevleri yapmış, Batı’daki iletişim sisteminin içinde de yaşamış bir basın mensubu olarak bu konuya çözüm olacağını düşündüğüm görüşlerimi yarınki son yazımda bulacaksınız.