Asker söylemeli

Demirel, Murat Yetkin'e diyor ki: "28 Şubat döneminde herkes burnundan soluyordu. Askere dedim ki, siz sıkıntılarınızı bize söylerseniz çare bulabiliriz. Ama siz böyle yapmıyorsunuz.

Demirel, Murat Yetkin'e diyor ki: "28 Şubat döneminde herkes burnundan soluyordu. Askere dedim ki, siz sıkıntılarınızı bize söylerseniz çare bulabiliriz. Ama siz böyle yapmıyorsunuz. Bir deklarasyon yayımlıyorsunuz, hükümeti dağıtıyorsunuz, gelip kendiniz oturuyorsunuz."
Bu sözler önemli bir saptamanın işaretleri.
Demirel, 27 Mayıs sonrası başlayan siyasi yaşamında, askeri ancak Çankaya'ya çıktığında tanımaya başlamıştır. 12 Eylül ile ilgili söylediklerinde, bildiklerime ters düşen hususlar var. Onları ayrı ele alacağım. Ama askere yaptığı bu eleştirinin özellikle üzerinde durmak gerekir.
Daha önce de yazmış, eski Deniz Kuvvetleri Komutanları'ndan Celal Eyiceoğlu ile ilgili bir anımı nakletmiştim.
12 Mart 1971 muhtırası ile ilgili bir yazımda 'Asker durumdan şikâyetçi. Hükümetin istifası istendi' ifadesini kullandığımda, Çağlayangil "Yazdığın doğru değil. Kaynağın seni yanıltmış. Bize böyle bir şey söylenmedi" demişti. Bunu Eyiceoğlu'na naklettiğimde aldığım yanıtı hiç unutmadım.
Eyiceoğlu "Bizi o makama getirenlere başka türlü konuşamazdık. Onlara karşı kullandığımız üslubu anlamalılar. İstifa edin diyemezdik. Ama ülkedeki durumun çok kötü olduğunu söyledik. Gerekeni yapın dedik. Anlamaları gerekirdi..."
Eyiceoğlu haklıydı. Ama Çağlayangil de haklıydı. Sorun asker ile sivilin birbirlerini anlamalarına yardım edecek ortak bir üslupları olmamasından kaynaklanıyordu. Demirel'in dediği gibi, bu durumla sık sık karşılaşmak olası. Çünkü tarafların yetişme farklılıkları var. Kimi zaman da askerin sözcüleri fazla diplomat oluyorlar. Değerlendirdikleri durumu gereken açıklıkla ve kuvvetle ortaya koymuyor ya da koyamıyorlar. Böylece sorunlar çözümlenemiyor. Bir yandan iktidardaki siviller kendilerine yeterli açıklıkla sunulmayan ülke gerçeklerini dikkate alamamış oluyorlar. Diğer taraftan da askerler kendi doğru buldukları ile camialarının ortak değerlendirmesine sahip çıkmamış görüntüsüne giriyorlar.
Türk demokrasisinin talihsizliklerinden biri de, sivillerin askeri, askerin de sivilleri yeterince anlayamaması. Tanıyamaması. Anlamak ve tanımak için gereken çabayı göstermemesi.
Demirel galiba bu gerçeği, sadece birkaç askeri darbeye muhatap olduğunda değil, ancak Çankaya'dayken askeri oldukça yakından tanıma olanağına kavuştuğunda kısmen anlayabildi.
'Kısmen' diyorum, çünkü Radikal'de yayımlanan üç günlük yazı dizisinde söylediklerinin tümü dikkate alındığında, hâlâ anlayamadığı birçok hususun olduğu görülüyor.
Bunlardan belki de en önemlisi, son defa başbakan olduğunda kendisiyle yaptığım mülakatta sorduğum bir soruya verdiği yanıtta sergilenmişti.
"11 Eylül günü Ecevit ile birlikte bir basın toplantısı yapıp 'Aramızdaki tüm anlaşmazlıkları bir yana itiyor ve ülkenin içinde bulunduğu duruma çare bulmak için birleşiyoruz' deseydiniz 12 Eylül müdahalesi olur muydu?" sorusuna yanıtı:
"Hayır bir işe yaramazdı. Onlar müdahaleye karar vermişlerdi" olmuştu.
Oysa askerin genel havasından biraz haberdar olanlar müdahalelerin kamuoyunun tam desteği olmadan yapılamayacağını biliyorlardı.
12 Eylül müdahalesi de, bundan dolayı herkesin siyasilerden ümidini kestiği bir günde yapılmış ve şimdi hatırlanmıyor ama kamuoyunun büyük desteğini almıştı.
Demirel'in 28 Şubat ile ilgili değerlendirmesi de gösteriyor ki aslında asker genelde müdahale heveslisi değil. Ama olaylar, öncelikle kendi camiasını etkileyince, toplumdan da büyük baskı gelince, kendini bir çıkmaza girmiş hissediyor.
İşte o noktada asker-sivil ilişkilerinde, tarafların yanılgıya düşmeden anlayacakları bir üslup ile sorunu ortaya koyup değerlendirmeleri gerekiyor. Bunun demokrasiyi zedeleyecek tarafı yok. Aksine soruna sağlıklı çözüm bulunabilmesi için böylece önemli katkı sağlanmış oluyor.
28 Şubat'ta olduğu gibi.