Denizde söylenmeyen

Deniz Kuvvetleri'ndeki komutan değişikliği sırasında, görevini tamamlayan Oramiral Özden Örnek'in yaptığı veda konuşmasından bir cümle beni 1960'lı yılların başına götürdü.

Deniz Kuvvetleri'ndeki komutan değişikliği sırasında, görevini tamamlayan Oramiral Özden Örnek'in yaptığı veda konuşmasından bir cümle beni 1960'lı yılların başına götürdü.
1957 yılında, 14 yaşında deniz lisesine girip 1962'de 19 yaşında subay çıkan Özden Örnek o günlerdeki Deniz Kuvvetleri'ni şu cümle ile anımsadı: "...mütevazı sayıda gemileri olan, gemlerini inşa
edemeyen, sadece kısa süreli seyir ve tatbikat yapabilen, başkalarının ürettikleri taktikleri kullanan bahriyemiz..." Sonra bugün varılan gurur verici değişim.
Özden Amiral'in sözünü ettiği yıllarda Türkiye, Kıbrıs ile ilgili Londra ve Zürih Antlaşmalarını imzalamış, bunların garantörü olmuştu.
Ama 1963 sonunda Rumlar adada Türklere karşı bir katliama giriştiklerinde, Türkiye'nin elleri kolları bağlıydı. Rum saldırısını önlemek, adaya çıkmak için gerekli araçlara Deniz Kuvvetlerimiz sahip değildi.
O günkü durum tam Özden amiralin anımsattığı gibi idi.
O yıllar Türkiye'nin acı çektiği yıllardı. Türkiye müttefiklerinden haklı durumunu anlamalarını ve lehine müdahalede bulunmalarını bekliyordu.
Başbakan İnönü, kendisiyle Time dergisi adına yaptığımız bir konuşmada, "Hakkımız teslim edilmezse bu dünya yıkılır, yenisi kurulur, Türkiye o dünyada yerini bulur" diyordu.
O günlerde zamanın Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'a sormuştum: "Yabancı meslektaşlar Türkiye'nin deniz aşırı operasyon yapacak gücü olmadığını söylüyorlar. Ne dersiniz?" demiştim.
Sunay'ın yanıtı: "Bunu Başbakan'a sor. Askerdir. Doğrusunu o bilir" olmuştu.
Aslında sorunun doğru yanıtını herkes biliyordu.
Londra-Zürih Antlaşmaları imzalanıp, Türkiye 'garantör' olduğunda, günün birinde Kıbrıs'a deniz aşırı operasyon ile müdahale etme durumunda kalacağını düşünüp, gereken önlemleri almamıştı.
Rum saldırısı karşısında oradaki Türkler korumasız kalmışlardı.
Rumlar ve Yunanistan, Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahale edebilecek deniz gücüne sahip olmadığını biliyorlardı.
Bu zafiyet uzun ve planlı çalışmalarla giderilecek ve 1974'te, üç kuvvet eşgüdümünde, iki aşamada yapılan harekât başarılı olacaktı.
Deniz Kuvvetleri üst düzeyi ile ilk temasım Celal Eyiceoğlu Amiral Donanma Komutanı iken oldu. Sonra, fasılalarla da olsa, sürdürdüğüm gazeteci-komutan ilişkilerinde, bu konu sohbetlerin çoğunda yer aldı.
Herhalde, 27 Mayıs sonrasının TSK içinde yarattığı sorunlar çözümlenirken Kıbrıs antlaşmalarının gereğini yerine getirmek arka planda kalmıştı.
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na Donanma Komutanlığı'ndan geliniyor. Genelde Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na 1. Ordu Komutanlığı'ndan, Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na, Harp Akademileri Komutanlığı'ndan gelindiği gibi.
Yeni komutan Oramiral Yener Karahanoğlu ilk konuşmasını noktalarken TSK'nın genel ve temel yaklaşımı hakkında hatırlatma yaptı. Deniz Kuvvetleri'nin (TSK'nın tümü gibi) milletinin emrinde olduğunu söyledi. Sonra, "Genelkurmay Başkanı liderliğinde ve emir-komuta zinciri içinde" diye ekledi.
Galiba 27 Mayıs müdahalesinden sonra TSK kendisini hükümetlerin
değil, milletin emrinde olduğunu söylemeyi bir gelenek haline getirdi. Böylece siyasi partiler karşısında yansız tutumunu vurgulamış oluyor.
***
SPOR NOTU: Eski bir basketbolcu ve basketbol antrenörü olarak bizim milli takımın, oldum olası eksik bulduğum serbest atış oranlarının neden çok düşük olduğunu bir türlü anlamam. Rusya maçında 20 serbest atışın isabetsiz oluşunu görünce 1950'li yıllarda Mülkiye salon bakıcısının, o günlerin en isabetli atıcısı olduğunu hatırladım. Bizim 'Kayserili Üstad' boş zamanlarında topu potaya atarak değerlendirir ve hepimizi serbest atışlarda geçerdi.