Kıbrıs-AB- AGSP ve AKP

Türkiye'nin, eleştirilebilecek yanları olsa da, bir hukuk devleti olduğu varsayımına gölge mi düşüyor?

Türkiye'nin, eleştirilebilecek yanları olsa da, bir hukuk devleti olduğu varsayımına gölge mi düşüyor?
Erdoğan, Avrupa gezisinde, şimdiye kadarki söylemler dışına çıkıp "Kıbrıs, AB ve AGSP birlikte ele alınabilir" diyor.
Birdenbire, resmi sıfatı ne olduğu anlaşılamayan Erdoğan'ın Cumhuriyet dış politika kurallarını ayaküstü değiştirecekmiş görüntüsü veriliyor.
Ama devletin nasıl işlediğini bilen, deneyimleriyle en üst bürokrasi kademelerine kadar tırmanmış, eski Dışişleri Bakanlığı müsteşarları görüntünün yanlışlığını vurguluyorlar.
Politikaların nasıl hazırlanıp hangi kademelerden geçtiği hatırlatılıyor.
Kıbrıs ile ilgili Birleşmiş Milletler planının Türkiye için yaşamsal önemdeki noktalarının nasıl tehlikeler yarattığı da yavaş yavaş uzmanlarca ortaya çıkarılıyor.
Çok ciddi müzakerelere girilmeden varılacak neticelerle, yenilgici yaklaşım izleyeceklere karşı kamuoyunun aydınlatılması sürecine girileceği anlaşılıyor.
Avrupa Birliği kurallarına uyumun da, Kıbrıs ve AGSP ile birlikte gündeme geldiği bugünlerde bir sinsi yaklaşım, kişisel kuyruk acıları ve çıkarlarıyla renkleniyor. Akıl almaz boyutlara varıyor. İngiltere, belediye başkanlığı döneminde görevini kötüye kullanıp trilyonlarca lirayı zimmetine geçirdiği için yargılanırken, Londra'ya kaçan Gülay Çokay'ı
'suçlamalar politik' gerekçesiyle iade etmedi.
Hakkında çok ağır suçlamalar dolayısıyla davalar bulunan ve bunlardan birinden 11 ay 20 gün hapse mahkum olmuş bir meslektaş ise İngiltere'nin kararının doğru karşılanması gerektiğini söyleyip, Türkiye'de hukuk sisteminin yıkıldığını, medyanın hem yargıç, hem savcı gibi hareket ettiğini, açılmamış davalar ve söylentilerin bile gerçekmiş gibi yansıtıldığını, siyasetin yargıyı etkilediğini, yargıçların aynı konuda farklı kararlar aldıklarını, uygar ülkelerin mahkemelerinin bu gerçeklerin farkında olduklarını, bundan dolayı da daha çook böyle kararlarla karşı karşıya kalacağımızı, onun için kimseyi suçlamamamız gerektiğini öne sürüp, "Sorumlu bizleriz" diye ekliyor.
Aynı gün ise Almanya, Doç. Dr. Bedrettin Cömert'in katil zanlısı Rıfat Yıldırım'dan sonra Cesur Özbay'ı da iade edeceğini bildiriyor.
Türkiye, etkileri yakın, orta ve uzun vadede kuvvetle hissedilecek gelişmelerin olduğu bir döneme girmiş bulunuyor. Bir yanda 'dinci parti' hüviyetinde görünmeme gayretleri sergileyen AKP, diğer yanda çeşitli vesileyle ortaya çıkan, eskinin benzer çıban başlarını hatırlatan yaklaşımlar. TBMM başkanlığına seçilen, geçmişteki inançları iyi bilinen bir milletvekilinin, söylem ve davranışlarıyla türbanla simgelenen Anayasa karşıtı mücadelede hemen yerini almış olması dikkat çekiyor.
Kamusal alanda, resmi uğurlama törenlerinde türban takılamayacağı hakkında hukuki görüş belirten Anayasa Mahkemesi çevreleri, Cumhurbaşkanı'nın yurtdışına çıkışı sırasındaki uğurlama törenine türbanlı eşiyle gelen Meclis Başkanı'nı eleştiriyorlar.
İçişleri Bakanı, bir kısım partiliyle İstanbul Hilton Oteli'nin lobisinde -otelde ayrı ibadet odası olmasına rağmen- gösteriyle namaz kılıyor. Yeni iktidar sahiplerinin siyasi sisteme; TBMM'ye itibar sağlayacak olan milletvekili dokunulmazlıklarının sınırlandırılması girişimlerini bir yıl erteledikleri belirtilirken, türbanla ilgili acelecilikleri gözden kaçmıyor.
Başbakan, Milliyet'e "28 Şubat'ı unutun.
O süreç bir daha yaşanmaz. Böyle bir şeye tahammülümüz yok" diyor.
İnşallah 'O koşulları yaratmayız, sebebiyet vermeyiz' demek istiyor.
Türkiye'de dikkatle izlenecek olaylar artıyor.
* * *
SPOR NOTU: Basketbolda Bulgaristan'a karşı eksik kadroyla alınan galibiyet, İtalya'da Ümit Millilerimizin 3-0'lık neticesi ve A Milli Takımın ilk devresi güzel bir oyunla 1-1 berabere kalması akılda kalacak. Ancak milli marş okunurken dudaklarını bile kımıldatamayan kimi sporcularımıza birilerinin İstiklal Marşı'nı öğretmesi, yedek kaleci Ömer'e de Turgay Şeren'in bir ders vermesi gerekmiyor mu?