Mülkiye-Harbiye ve rejim

Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, kilit anayasal kuruluşların son günlerde birbiri peşi sıra siyasi iktidara yaptıkları uyarılardan sonuncusunun Mülkiyeliler Birliği'nden geldiğini görünce, Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki öğrencilik yıllarımı hatırladım.

Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, kilit anayasal kuruluşların son günlerde birbiri peşi sıra siyasi iktidara yaptıkları uyarılardan sonuncusunun Mülkiyeliler Birliği'nden geldiğini görünce, Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki öğrencilik yıllarımı hatırladım.
1950'li yıllarda, ülke Demokrat Parti yönetiminde, sınırlı da olsa mevcut özgürlüklerin yok edildiği yöne doğru giderken, SBF'deki eğitim öğrencilere devlete ve insan haklarına sahip çıkmayı öğretiyordu.
Profesör Turhan Feyzioğlu'lar, Muammer Aksoy'lar, Sadun Aren'ler, Seha Meray'lar gibi niceleri, o zamanlar İstanbul'un siyasal bilimler okunan üniversitelerine yavaş yavaş yerleşen 'demokrasi kökenli laik siyaset
bilinci' öğretiminin öncüleriydiler.
O günlerde, daha ziyade basketbol rekabeti dolayısıyla bir araya geldiğimiz, Harbiye öğrencilerinin nasıl bir eğitimden geçmekte olduklarının farkında değildim. Cumhuriyet'in demokratik ve laik temellerine ne kadar hassas olduklarının bir işaretini Nehru'nun Ankara'ya
gelişi sırasında Atatürk Bulvarı'nda yaptıkları yürüyüş vermişti.
SBF'de bize verilen eğitimin Türk Silahlı Kuvvetleri'ne subay yetiştiren okullarda nasıl tamamlandığını, son yarım yüzyıllık ilgim ile gördüm.
Yakın geçmişte, bir süre SBF'ye imam-hatip kökenli öğrenci yerleştirilerek havanın değiştirilmek istendiğini, ama bunun önlendiğini biliyordum.
Öğrencilik yıllarımdaki Mülkiye ve Harbiye kökenli bilinçlenme tarzının bugün üniversite ve anayasal kurumlara yayılmış olduğunu görmek iç rahatlatıyor.
Kimi, irticai kabul edilen, işaretler karşısında moralleri bozulup, ülkenin yakın geleceği hakkında kaygılananlara bunları kısaca hatırlatıyorum. İmam-hatip okulları kaynaklı bir kadronun ülkedeki meşru sistemi değiştirmeye asla gücünün yetmeyeceğinin nedenlerini anlatıyorum.
Hep sözünü ettiğim meşruiyetçi anayasal kadroların, kurum ve kuruluşların gösterdikleri hassasiyete dikkat çekiyorum.
Yakın geçmişin çıkmaz yol olan hatalı deneyimlerinden Başbakan'ın ders almış olduğunu gösteren işaretlerden söz ediyorum. Ama tam bu sırada Erdoğan'ın mevcut anayasal rejime sahip çıkmaktan başka amacı olmayan Sezer'e meydan okuyan tavırla ilgili talihsiz demeçlerini okuyorum.
Erdoğan, Sabah gazetesi yönetmenine özetle; şimdiye kadar yapacağı tayinler hakkında Sezer'in nabzını yokladığını, artık uzlaşma aramaktan vazgeçtiğini söylüyor. Öbür yandan, türbanlı eşiyle Çankaya'ya çıkmasının yaratacağı durumun vahametini takdir ettiğinden olacak, Hürriyet yönetmenine; Çankaya'ya 'uygun birini' yollayacağından söz ediyor.
Bunca yıldır insan Ankara'dan olayları bir basın mensubu olarak izleyip kimi önemli bilgilere ulaşınca, daha rahat değerlendirmeler yapabiliyor.
Bir süre ön plana çıkarılmak istenen 'imam-hatip' kültürü karşısında yetişmiş 'Harbiye-Mülkiye' kültürlü denebilecek nesillerin, anayasal rejimin korunmasında ağır bastığını söyleyebiliyor.
***
SPOR NOTU-İster voleybol, ister basketbol ya da futbol olsun TV'den yapılan yayınlar milyonların ilgisini çekiyor. TV karşısına geçen meraklı ekranda gördüklerine ilave olabilecek ama dikkatini seyrettiği oyundan uzaklaştırmayan, ilginç eklemeler yapacak bir spiker bekliyor. Ama ne bu spiker, ne de kimi zaman seyirciye daha fazla yardımcı olur diye düşünülen 'yorumcu'ya kavuşamıyor. Spikerler herhalde radyodan yetiştiklerinden durmadan konuşuyorlar. Önceden hazırladıkları çoğu gereksiz ve dikkat dağıtıcı notları okuyorlar. Hiç susmuyorlar. Yorumcular daha da kötü. Ne genelde söyledikleri anlaşılıyor, ne de oyunu anlamanıza katkı yapabilecek üslupları var. İçlerinde Brezilya gibi dünya şampiyonu bir takıma teknik yöneticilik yapanlara teknik akıl verenlere bile rastlıyorsunuz. Kimsenin fikirlerini açıklamasına itirazım yok.
Ama seyirci için esas olan rahat oyun seyretmek. Bu engellenmemeli.