Nereye yöneldik?

Nereye yöneldik? Daha içerikli denen demokrasiye mi?

Nereye yöneldik?
Daha içerikli denen demokrasiye mi?
Yoksa ufukta kimi işaretleri görünen bunalıma, kaosa mı?
Kimi görüş sahibi bir dizi örnek veriyor.
Dünyanın çeşitli köşelerinden. O ülkelerde, şimdi bizdekine benzer ciddi sorunların ‘daha çok demokratikleşme’ ile çözümlendiğini söylüyor.
Keşke sözlerini doğrulayacak bilgileri öğrenip izleyebileceğimiz kaynakları da gösterseler.
Bu yapılmayınca, şimdiye kadar ulaşabildiğimiz bilgiler kaygılanmamızı önlemeye yetmiyor.
Askerin komuta kademesiyle ilgili çözüme ulaşılınca dikkatler daha karmaşık ve daha hassas bir konuya çevrildi.
Şimdi Kürt kökenli vatandaşlarımızın 12 Eylül ve gelecek seçimlere doğru kimler tarafından hangi taktikle yönetileceği tartışılıyor.
Aslında zaman zaman TV kanallarında
saatler süren programları yadırgıyorum ama sonra da, bu kahvehane sohbetlerine benzettiğim konuşmaların geniş kitleler için eğitici olmasa
bile görece bilgi verici yanı olduğunu düşünüyorum. Tabii bunları büyük kitleler hâlâ dinlemeye devam ediyorsa.
Oldum olası, oluşturduğum görüşleri yazma olanağına kavuştuğumdan beri, Kürt sorunuyla ilgili olarak, ‘Kürt kökenli vatandaşlar da benim sahip olduğum tüm haklara sahip olmalı’ derim. Bunun gerçekleştirilmesinin Türkiye’yi yönetme durumunda olan herkesin asli görevi olduğunu düşünürüm.
Ama hakkaniyete uygun olduğuna inandığım bu düzenin, birçok kesimin çıkarına uygun düşmediğinden, bir türlü oluşturulamadığı görülür.
PKK‘nın uyguladığı terör yöntemleriyle Kürt etnik ayrımcılığının nereye götürülebileceğini, daha doğrusu, nereye götürülemeyeceğini sağ duyu sahiplerinin görmesinin, yanlış amaçlı mücadeleyi engellemediğine şahit olduk.
1984-1999 arasında güvenlik güçleri bunu ispatladılar. Sonraki dönemde, AKP iktidarında, biraz da dış özendirmeyle, sorun siyasi amaçla kullanılmaya başladı. Buna, çeşitli boyutları olduğu artık kamuoyunca da anlaşılan mücadeledeki yetersizlikler de eklendi.
PKK ile mücadelenin güvenlikle ilgili bölümünde 1999’ların öncesine düşüldü.
O zamana kadar ihmal edilmiş kesimlerinde ise hemen hiç ciddi adım atılamadı. Ne yazık ki konuyu dört başı mamur denecek boyutta inceleyebilecek ve görüşlerini kamuoyuna iletebilecek uzmanlar da yetiştirilemedi.
Ne ülkeyi yönetme durumunda olan siyasi partilerin içinde, ne üretmeleri gereken görüşlerle toplumu aydınlatabilecek durumda olan üniversitelerde, ne de antiterör mücadelesinde başrolü oynayan Türk Silahlı Kuvvetleri’nde,
bu konuda sözleri dinlenecek, yazdıkları okunacak uzmanlar yetişebildi.
Haydi siyasi partilerin iktidar mücadelesini hangi düzeyde ve hangi yöntemlerle yapmakta olduklarını bildiğimizden onları konu dışı, beklenti dışı bırakalım. Ama aynı şeyi üniversite ve TSK için söyleyebilir miyiz?
Bu iki kurum da her yıl birçok alanda, yüzlerce gence lisansüstü ve doktora yapma olanakları sağlamakta. Ama bu uzmanlaşma alanları arasında, ülke için yaşamsal olan ve görünür gelecekte de yaşamsal olmaya devam edeceği kuşkusuz görünen ‘Kalkışma ile mücadele’ konusunun bulunmayışı nasıl izah edilebilir?
Aslında Türk Devleti’nin bu yıllardır canını yakan sorunu çözümlemesi için gerekli tüm kaynaklara sahip olduğu kolayca düşünülebilir. Ama başta ülkeyi yönetme durumunda olan siyasilerin, çıkarları için uygulamakta alışık oldukları kısa vadede meyvesini toplayabileceğini düşündükleri küçük ayak oyunları dışına çıkamamaları umut kırmaktadır.
Doğrusu, yıllardır bu konuyu izlemeye çalışan bir basın mensubu olarak, düşkırıklığım siyasilerden kaynaklanan bu tutumdan ziyade, oldukça ileri bir eğitim düzenine sahip TSK‘nın ve üniversitelerin soruna bilimsel alanda gereken çözümü aramamalarıdır.
Türkiye, çeşitli boyutlarıyla ‘Counterinsurgency’ denen kalkışma karşıtı mücadelenin irdelenmesi, incelenmesi için tabii bir laboratuvar oluşturmakta. Buna karşın olup bitenler, adını vermek istemediğim bir yaratığın süratle geçen treni seyretmesi gibi izlenmektedir.
Türkiye’nin nereye gittiğini görebiliyor musunuz?