Pandora'nın kutusu

1987yılında, PKK'ya karşı sürdürülen sıkıyönetimli mücadelenin tam ortasında, olağanüstü hal ilan edilip de bölgedeki asker bölge valisine bağlanınca olanları acaba bu hükümet biliyor mu?

1987yılında, PKK'ya karşı sürdürülen sıkıyönetimli mücadelenin tam ortasında, olağanüstü hal ilan edilip de bölgedeki asker bölge valisine bağlanınca olanları acaba bu hükümet biliyor mu?
Bu konuyu yakından incelemiş kimse var mı? Ya da 1984-1999 arasında olup bitenlerin ciddi ve bilimsel yaklaşımla yazılmış bir raporu bulunuyor mu?
Ben 'Güneydoğu, Düşük Yoğunluklu Çatışma' başlıklı kitabın hazırlanması sırasında saptadığım durumu çok kısa özetleyeyim.
Sıkıyönetim kaldırılıp OHAL ilan edildiğinde Genelkurmay işin içinden çekildi. Ancak bölgedeki kuvvetlerin gereksinimlerini temin edecek bir birim haline geldi. Durum, Körfez Savaşı sonrası PKK sızmaları ve çekilen Saddam güçlerinden kalan silah ve teçhizatın PKK eline geçmesiyle, dengenin TSK aleyhine dönmesine kadar sürdü.
İşte o noktada OHAL ismi değişmese de, tüm kontrol Genelkurmay'a verildi.
TSK bütün ağırlığıyla işin içine girdi. Bilinen neticeye böyle varıldı.
Tam 15 sene PKK'ya karşı sürdürülen mücadeleyi yakından izledim.
12 Eylül idaresi sırasında PKK sınırlarımız ötesinde, Milli Güvenlik Konseyi yönetiminin haberi olmadan hazırlandı. Türkiye serbest seçimlerle demokrasiye dönünce PKK saldırısı başladığında ne sivil yönetimde ne de TSK içinde Türkiye'nin ne tür bir tehdit karşısında olduğunu anlayan vardı.
Genelkurmay, konumu ve misyonu gereği konuyu yavaş yavaş kavradı. Oysa 'Düşük Yoğunluklu Çatışma' doktrini, yakın işbirliği içinde bulunduğumuz ABD silahlı kuvvetlerinde on yıllardır kullanılıyordu.
15 yıllık mücadele sırasında işbaşına gelen tüm hükümetlerin, başbakanları başta olmak üzere, tüm içişleri bakanlarıyla konuştuğumda konuya ne kadar yabancı olduklarını, öğrenmek de istemediklerini gördüm.
1999'da ABD'nin Öcalan'ı bize teslim etmesiyle başlayan gelişmelerde ulaştığımız merhalenin anlamı üzerinde çok görüş var. Tıpkı körlerin fil tarifleri gibi, bunları ilgi ve daha çok ibretle izliyorum.
Her geçen gün konuya yeni boyutlar ekleniyor. Ama sanıyorum, şimdi konuşmayan askerler dışında, Türkiye'nin karşısındaki tabloyu her boyutu ile kuşbakışı değerlendirecek bilgi ve deneyime sahip kimse yok.
İşte bunun için Aytaç Yalman Paşa gibi, şimdi emekli uzmanların kamuoyunu aydınlatacak yaklaşımlarına gereksinim var.
Konu askerlerden ziyade, İsmail Hakkı Karadayı Paşa'nın, Genelkurmay Başkanı iken, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e söylediği gibi sivillerle ilgili. Görev artık,bu konuda bilgi sahibi olduktan sonra ciddi bir politika oluşturması gereken topyekûn hükümete düşüyor.
İyi niyetle oluşturulduğu düşünülen bir grup 'aydın'ın başlattığı hareketin nereye doğru gittiğini değerlendirecek kimse var mı?
Kargaşa biçimindeki beklentiler hakkında kısa bir bilgi sahibi olmak istiyorsanız, geçen pazar Radikal'in Yorum sayfasındaki, Economist dergisinin son sayısından çevrilmiş 'Kürtler, af ve tazminat bekliyor' başlıklı yazıyı okumalısınız.
1992 yılında PKK, Güneydoğu'da 'kurtarılmış bölge' ilan etmenin eşiğindeyken durum sadece güvenlik bakımından vahimdi. Şimdi bölge halkının teröre karşı olduğu açık. Asker de, elleri kolları serbest bırakıldığında görevini yapabilecek. Ama sorunun sivil yönetim ile ilgili boyutları, Pandora'nın kutusu açıldıkça daha tehditkâr gözüküyor.
* * *
SPOR NOTU: Lig maçlarının TV'den naklini seyreden milyonlarca meraklı için kaçınılmaz unsur maç spikerleri. Onlardan kimilerinin sergilediği inanılmaz ve tahammül edilmez eksiklikler.
Bu konuya dünkü köşesinde Arapkirli Melih Aşık da isabetle dokunmuş, dikkat çekmiş. Şimdi benzer ilgi ve özeni, biz TV seyircileri kitlesi adına; Sina Koloğlu'ndan da bekliyorum. Söz konusu yetersiz spikerlerden kaçmanız olası değil. Diğer tüm beğenmediğiniz konuşmacıları dinlememe özgürlüğünüz var. Ama maç seyrederken spiker sesini kısamıyorsunuz.