TSK' nın iletişim eksiği

Türk Silahlı Kuvvetleri sadece 500 bin civarındaki asker, 100 bin kadar subay...

Türk Silahlı Kuvvetleri sadece 500 bin civarındaki asker, 100 bin kadar subay ve astsubaydan oluşmuyor: Toplumun her kesimine yayılmış ailelerini ve yakınlarını da işin içine katmak gerek. Onun için de “TSK’nın iletişim konusu” ülkede çok geniş bir kesimi etkiliyor.
Bu açıdan bakıldığında durum diğer NATO veya Avrupa Birliği ülkelerindekinden çok farklı. Çok da önemli.
Daha düne kadar, tarihimizden gelen ilgi ve saygıya ilaveten, zorunlu askerliğin de etkisiyle; ordunun gerçek anlamda bir “Halk ordusu” oluşunun yarattığı sevgi ve saygı geçerliydi. TSK kudretini bundan alıyordu. Yapılmış olan askeri müdahaleler ne kadar haklı ve toplumca, yapıldıklarında onaylanmış olsalar da arkalarında giderek büyüyen, çeşitli sebeplerden dolayı gayr-i memnun, kitleler yarattı.
Ülke yönetiminde kontrolü yitiren, müdahale ortamına sebep olan ve bir süre siyaset dışı kalan partiler de bunu içlerine sindiremedi. Rejim, özgürlükler genişleyip daha demokratlaştıkça,  değişen ortamı gerektiği gibi değerlendiremeyen TSK, gereken iletişim ile ilgili önlemleri alıp, yaklaşımını yeni koşullara uygun hale getiremedi. Haklı ya da haksız olsun artan saldırılar birçok yönden ele alınıp irdelenmedi. Artık şimdi: Devletin en önemli kurumlarından biri olan TSK bu kurumsal kimliği dışında, etrafında oluşan ve milyonlarla ifade edilebilen camiasını da tatmin edecek iletişim düzenine kavuşturulmalı. Öncelikle Genelkurmay çağ dışı kalmış bugünkü düzeni değiştirmeli.
İletişim dairesi profesyonelleşirken Türkiye’de, Batı’da olduğu gibi, savunma konusu uzmanı profesyonel medya mensuplarının yetişmesi için ilk adım orada atılmalı. Bu konuda Dışişleri Bakanlığı’nın 1950’ler sonundaki girişimi incelenmeli.
Öncelikle ülkedeki yasal statüye kavuşmuş tüm basın ve yayın kuruluşlarının Genelkurmay nezdindeki akreditasyon istekleri kabul edilmeli. Onların tümünün basın toplantılarına katılmasına izin verilmeli. Ayrımcılık görüntüsü yok edilmeli.
Batı’nın medya ile ilgili kurallarına saygılı, güvenlik konularına önem veren yayın organlarının uzmanlaşmış muhabirlerine, Batı’da olduğu gibi, yardımcı olunmalı.
Fazla ayrıntıya girmeden Batı’dan bir örnek vereyim: 35 yıl kadar Türkiye muhabirliğini yaptığım The New York Times’ın Washington bürosunda gözlemlerde bulunduğum dönemlerde, Beyaz Saray basın toplantılarına Sovyetler Birliği Komünist Partisi organı Pravda ve İzvestiya’nın bile muhabirleri katılırdı. Bu geniş gruba söylenebilecekler söylenip toplantı sona erdiğinde, New York Times’ın savunma ya da diplomasi muhabiri aldığı özel randevuda, baş başa Beyaz Saray sözcüsü ile konuşur yazılarında kullanacağı bilgileri alırdı.
Türkiye’de de böyle üst düzey kaynaklarla baş başa görüşüp bilgi alabilecek muhabirler yetişti. Ama TSK kendi alanında, bu yandaş sayılacak teslimiyette olmayıp; doğru haber yazabilecek duruma gelen gazeteciye yardımcı olmayı,  düşünmedi. Bu tür yaklaşım “gazeteciye özel muamele yapmak” sanıldı. Kurumsal hale getirilmedi.
Neticede TSK karşıtı bir yayın cephesi oluşunca asker doğrularını anlatacak, Batı’nın kurallarına saygılı davranan gazeteci bulmakta zorluk çekti. “İletişim Sorunu”nun hâlâ o daireye iki yıl görevde kalmak üzere yapılacak bir yetenekli tuğgeneral tayini ile çözülebileceği sanılıyor. Oysa bu demokratik ortamda çok büyük önem kazanan konu daha geniş boyutlarıyla ele alınmalı.TSK çağın gereklerine uygun bir iletişim düzenini mutlaka oluşturmalı. Cumhuriyet’in kazanımlarına sahip çıkan, anayasanın temel maddelerini “kırmızı çizgiler” adıyla özümsemiş olduğunu gösteren tavrının anlamını kamuoyuna anlatmanın yöntemini mutlaka bulmalı.
***
OKURLARA NOT- Radikal gazetesinin kurucusu Mehmet Y.Yılmaz, yıllarca Yankı dergisinde birlikte çalıştığım değerli bir dostumdur. PKK terörünü başlangıcından itibaren izleyip “Güneydoğu-Düşük Yoğunluklu Çatışma”  isimli kitabım yayımlandıktan sonra “TSK; PKK ile mücadelede 1984’den 1999’a nasıl geldi?” konulu bir kitap için araştırmalara başlamıştım ki, Mehmet’ten “Neden Radikal’de yazmıyorsun?” önerisi geldi. Böylece daha ziyade “Güvenlik” temelli, anayasal rejimin demokrasiyle ilgili boyutlarına önem veren konularda, olabildiğince Batı’nın medya kurallarına uygun objektif yaklaşımla yazmaya çalışan bir Radikal mensubu olmuştum. Mehmet Y. Yılmaz Radikal’i her türlü görüşün özgürce yer aldığı farklı içerikli bir gazete olarak tasarladığından, uygulama hep devam etti. Yazılarımda hiçbir sınırlama etkisinde kalmadım. Mehmet Y. Yılmaz’ın görevini devralan İsmet Berkan da işini aynı çizgide başarıyla sürdürdü. Radikal okurlarının çoğu görüşlerimin çoğunu paylaşmadılar. Eleştirilerini internet sayfalarında ifade ettiler. Radikal yazarlarının büyük kesimi de onlardan farklı düşünmüyordu. Hatta “Ben Kışlalı’nın yazdığı gazetede yazmam” diye ayrılan yazarlar da oldu. Bunlar benim bu gazetede 13 seneye yakın yazma mutluluğumu engellemedi. Yazma özgürlüğüme gölge düşürecek en küçük bir davranış ile karşılaşmadım. Şimdi Radikal’in yeni yöneticisi, Türkiye’de genellikle kabul edilmiş bir yetkiyi kullanıyor. Radikal’in kadrolarında değişiklikler yapıyor. Umarım yeni düzenli yeni dönemde Radikal daha başarılı olur.