Üzerimizdeki ölü toprağı

Türkiye'de aylardır, hatta senelerdir bir uygulama var; savcılar çeşitli davalarla ilgili olarak sorgulamalar yapıyorlar. Kuşkulanıp saptadıkları delillerle hemen her kesimden vatandaşları gözaltına alıyorlar. Mahkemelerden önerdikleri şüpheliler hakkında tutuklama kararı çıkarıyorlar.

Türkiye’de aylardır, hatta senelerdir bir uygulama var; savcılar çeşitli davalarla ilgili olarak sorgulamalar yapıyorlar. Kuşkulanıp saptadıkları delillerle hemen her kesimden vatandaşları gözaltına alıyorlar. Mahkemelerden önerdikleri şüpheliler hakkında tutuklama kararı çıkarıyorlar. Böylece cezaevlerine, daha düne kadar kamuoyunda unutulmaz isimler yapmış saygın kişiler yerleştiriliyor. Orada aylarca, hatta yıllarca kalmaya devam ediyorlar. Avukatlarının serbest bırakılmaları için yaptıkları sayısız müracaat reddediliyor. Sonra; aradan aylar ya da yıllar geçip de günün birinde yargıç önüne çıkma şansına kavuşan birçok sanığın, muhakemeye bile gerek görülmeden, serbest bırakıldığına şahit oluyoruz. Şaşırıyoruz.
Hukuk devleti olduğunu düşündüğümüz ülkemizde, bu konuda olup biteni anlamaya çalışıyoruz. Öncelikle söz konusu sanıklara uygulanan yasaları okuyup anlamak istiyoruz. Hangi hallerde gözaltına alınacakları, hangi hallerde haklarında tutuklama kararı verilebileceği yasalarda açıkça tarif ediliyor. Hukuk okumakla birlikte, kendimizi hukukçu saymadan, uzman izahatını izliyoruz. Türkiye’nin taraf olduğu, onayladığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yaklaşımının ne olduğunu belki 100 defa uzmanlardan da dinleyerek öğrendik.
Ama öğrendiklerimiz, gözlerimiz önünde cereyan eden durumu anlamamıza yetmiyor. Toplumun belli kesimlerinden seçilerek ayrılan, tutuklanarak sanki suçlulukları açıkça kanıtlanmış havası içinde cezaevlerine konan, kimilerini yıllardır yakından tanıyıp saygı duyduğumuz, kamuoyunca da bilinenleri üzerinde yapılan yorumlar çok kafa karıştırıcı.
Türkiye’deki olup bitenleri yakından izleyen kimi Batı ülkesinin deneyimli ve dünyaca itibarlı meslektaşlarımın üzerinde birleştikleri bir değerlendirme var.
“Türkiye’de askerin ağırlığının yok edilmesine yönelik, gittikçe daha güçlenen ve elle tutulur hale gelen bir gidiş var. Bu ülkedeki iktidar, bir yandan asker etkisini ortadan kaldırmaya çalışırken, diğer yandan da kendisine karşı olanları açıkça sindirmeye çalışıyor” yorumu yapılıyor.
Şimdi Türkiye’nin temel sorununun ne olduğunu anlamaya, saptamaya çalışıyoruz.
Sorun; Türk Silahlı Kuvvetleri içinde, sayıları hakkındaki tahminlerde düzineleri bulduğu iddia edilen, darbe yaparak iktidarı ellerine geçirmeye çalışan cuntaların varlığı mı?
Bu cuntalara karşı anayasal rejimimizin, mevcut yasalar çerçevesinde korunması çalışmaları mı?
Yoksa küresel yeni dengeler içerisinde TSK’nın yerinin değiştirilmesi, etkisinin hafifletilmesi yönündeki adımlar mı?
Halk nezdindeki ilgisini ve seçimlerde oya dönüştürülen itibarını kaybetmekte olduğu kamuoyu yoklamalarıyla saptanmakta olan, iktidar hükümetinin, muhalefetini sindirmek için uygulamakta olduğu kampanya mı?
Demokratik olduğuna inanmak istediğimiz yönetim tarzımızı çaresizlik içinde bırakır görünen bu süreç, daha ne kadar etkili olmaya devam edecek?
Ciddi rejim tehditleri karşısında işlemesi gereken mekanizmalar harekete geçemeyecek mi?
Medya üzerine düşeni yapıyor mu?
Demokrasilerin olmazsa olmaz unsurlarından muhalefet partileri, bu elle tutulur tehdit karşısında, toplumu harekete geçirebiliyorlar mı? Siyasi iktidarın amacını, muhaliflerini ve TSK’yı, çarpıtılmış gözaltına alma ve süresiz tutuklamalar yoluyla, nereye doğru sürüklemek istediğini topluma anlatabiliyorlar mı?
Toplumu, uzmanlık alanları olan teknik konularda, yüzlerce üniversitemizin binlerce uzman bilim adamı, yazılarıyla, konuşmalarıyla aydınlatabiliyorlar mı?
Yoksa, ülkenin var olduklarına inandığımız bunca yasal ve demokrat güçleri, tümden üzerimizdeki ölü toprağının etkisi altında mı kaldılar?