O şimdi pazarcı

Cumaya kadar ödeyemem... Ne zaman mı? Bilmiyorum. Tamam, evde ne varsa alıp götürsünler. Alo, polisleri niye yolladın?

Cumaya kadar ödeyemem... Ne zaman mı? Bilmiyorum. Tamam, evde ne varsa alıp götürsünler. Alo, polisleri niye yolladın? Herkes pencerelerde. 7 yaşında kızım var. Hiç mi vicdanın sızlamıyor? Yirmi yıldır mal alıyorum, bir gün benden bir yanlış gördün mü?.. Düşene bir tekme de sen vur... Pazartesiye kadar da ödeyemem. Kaldırsınlar.
Bu telefon konuşması geçtiğimiz hafta Kadıköy'de bir apartmanın önünde yapılıyor.
Polisler, icra memurları ve genç bir avukat. Apartmanın önünde bir kamyonet ve iki hamal bekliyor.
İcra memurları eşyaları kayda geçiyor. Adamın karısı donuk ve korkulu gözlerle olanları izliyor.
Adam Kadıköy'de hediyelik eşyalar ve mutfak aksesuvarları satıyor. 20 yıldır aynı dükkânda. Bütün o yöredeki insanlar tanıyor. Özellikle kadınlar. Öyle ki musluğu bozulan ona geliyor. Boyasını yenilemek isteyen ondan yardım istiyor. Doğum günlerini, evlilik yıldönümlerini biliyor. Hediyeler yapıyor. Elinde kalan malları, durumu iyi olmayan ailelere tek tek dağıtıyor.
Çoğu ithal mallar satıyor. Dolarla aldığı malları, Türk Lirası'yla, üstelik de taksitle veriyor.
Son iki yıldır çoğu gayrimüslim olan semt insanları, akın akın başka ülkelere gidiyorlar. Başka şehirlere, başka semtlere göçenler de oluyor. Deprem korkusu ve ekonomik krizler artık Moda'yı bir yaşlılar yöresi haline getiriyor. Aydın ve kentli insanların yaşadığı örnek bir İstanbul semti, büyük bir huzurevine, geniş bir yaşlılar yurduna dönüyor.
İki yıl içinde işler giderek bozuluyor. Topladığı paralar, artık aldığı malların bedelini karşılayamıyor. Bir yandan mallar azalırken, diğer yandan borçlar çoğalmaya başlıyor.
Dükkândan içeri biri girdi mi, alacaklısı sanıyor. Her eli çantalıyı icra memuruna benzetiyor.
Moda'nın iyi yürekli, tatlı dilli hediyelik eşyacı abisi, nihayet kepenkleri bir daha kaldırmamak üzere indirdiğinde, derin bir nefes alıyor ve bir paranoyadan kurtuluyor.
Birkaç saat ter döktüğü vergi dairesinde yalnız o süre içinde yeni işyeri açmak için bir başvuru olurken, kapatmaya gelenlerin sayısı on ikiyi buluyor.
Kapatma dilekçesini vermeye gittiğinde, bütün borç ve alacaklarının dökümünü istiyorlar. Bunları verebilir. Zaten ödeyecek. Ancak 'teminat' diyorlar. Onu nasıl verecek? Zira iki yıllık sıkıntı döneminde elde avuçta ne varsa her şeyi sıfırlıyor. Kirada oturuyor. Hacze gelenler boğuk ve çaresiz bir sesle,
- Hiç değilse diyor, buzdolabı kalsın. Çocuğa geceleri süt veriyoruz. Yenisini almaya imkânım yok. Televizyonu götürün. Bulaşık makinesini de götürün. Elde yıkarız. Çamaşır makinesini de alın. Bakın müzik seti de var. Zaten bunlar borcumu çoktan karşılar.
Avukat itiraz ediyor.
- Yeni fiyatına mı sayıyor bunları? Hepsi eski. Götür bakalım bitpazarına ne verecekler? Memur bey görevinizi yapın. Buzdolabını da istiyorum.
Polisler bebeğine sıkıca sarılmış çocuğun, gözlerinden yaşlar indiğini görüyorlar. Bir büyük insan gibi sessizce oturduğunu, belleğine ömrü boyunca silemeyeceği bir fotoğrafı yerleştirdiğini de fark ediyorlar.
Polislerin avukata itirazını icra memurları haklı buluyor ve geçen hafta Kadıköy'deki bu haciz mahallinde 'ihtiyaca binaen' buzdolabının yerinde kalması kararlaştırılıyor.
Şimdi o, deprem korkusuyla boşaltılmış bir semtin pazarında ihraç fazlası tişörtler satıyor.
İşsiz bir jeoloji mühendisiyle ortak.