Tecrübi coğrafya

Geniş caddenin kaldırımlarına kurulmuş </br>ikinci el pazarı, bir kilometre kadar uzuyor.

Geniş caddenin kaldırımlarına kurulmuş
ikinci el pazarı, bir kilometre kadar uzuyor. Çoğu yaşlı, genç olanları da çökmüş, fakir ve bakımsız kadınlar ayakta, bir asker nizamıyla dizilmişler.
Kiminin elinde sadece eski bir kazak, hiçbir şey söylemeden, gelene geçene donuk ve umutsuz bakıyorlar.
Kimi, yere rengi uçmuş bir bluz, tiftiklenmiş bir pantolon, yer yer derilerinin kabuğu soyulmuş bir çift de ayakkabı koymuş.
İki elleriyle 'müstamel' bir ceketi tutuyorlar. Sanırsınız ki, ellerindekini çamaşır ipine serecekken, ani bir don illetine tutulup, öylece kalakalmışlar.
Bu sefalet pazarının müşterileri de, satıcılarına benziyor. Başörtülü kadınlar, şapkalı adamlar, bezgin, utangaç ve sessiz bakınarak geçiyor. Onlar konuşmuyorlar, sormuyorlar. Satanlar da hiçbir şey söylemiyor, anlatmıyorlar.
Çoğu emekli kişilermiş. Öğretmen, doktor, mühendis, eczacı olanlar da varmış. Çocuklarıyla ekonomik bağları kesilmiş.
Süren ekonomik bağlar ise çocukların da yükünü taşımak şeklindeymiş.
Burada hayat, birkaç yıl içinde İstanbul'dan bile pahalı hale gelmiş. Büyük marketler, büyük mağazalar, kafeler açılmış. Fiyatlar uçmuş gitmiş.
Bütün mallar ithal. Vergisi, karı.
İstanbul'da yüz dolar eden bir takım elbiseye, yerine göre iki yüz, üç yüz dolar etiket koymuşlar.
Kahvede iki çay, bizim parayla iki-üç milyon.
Lokantalarda adam başı on ila yirmi milyon ödüyorsunuz.
Taksilerde en yakın mesafe iki dolara yakın.
İki Türk öğrenci yan yana iki daire tutmuş. Daireler, bir oda, bir salonmuş. Fiyatları, üç yüzer dolar.
Çalışanların ellerine geçen para 20-30
dolar. İnsanların çoğu da bu parayı bulabilmek için iş arıyor.
Gardırobundaki elbisesini, mutfağındaki kap kacağını satmak zorunda kalan emeklilerin eline geçen para bundan da azmış.
Gıda pazarı çok büyük ve dünyanın her tarafından mallar var.
Kalabalık ve büyük pazarda normal tezgâhların aralarında dikkat edilmeden anlaşılamayan öyle dramlar var ki...
Kadın önüne üç tane elma, bir demet maydanoz koymuş onu satıyor. Onu satabilmek için evinden kalkıp buralara geliyor. Ne kadar bekleyeceği belli değil. Satacak ve o parayla kim bilir ne kadar muhtaç olduğu bir şeyi alacak.
Beş-altı domates, bir-iki salkım üzüm,
dört-beş dolmalık biber... Ayrı bir tezgâh,
ayrı bir kadın ve ayrı bir hikâye.
Böylece ve onlarca aralara sıkışmış 'butik tezgâhlar.'
Belli ki çiftçi değiller. Küçücük bahçelerindeki kendi ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak son turfandaları, son ümide çevirmek için bekleşiyorlar.
Burası Kişinov. Moldova'nın başkenti.
Son birkaç yılda çok değişmiş, çok gelişmiş. Türk malları biliniyor, tutuluyor. Türkiye'ye, İstanbul'a karşı büyük ilgi var. Turizm şirketlerinin gözde beldesi, Antalya.
Sefalet kadar varlık da kendini hissettiriyor.
Yollar yeni, pahalı Alman otomobilleriyle dolu.
Türklerin açtığı işyerleri, Türk lokantaları var. Üniversitelerde Türkler kadar Arap öğrenciler de var. Türbanlı öğrenci kızlar gördüm.
Sayısız internet kafeler gençlerle dolu.
İnsanlar burada da Amerika'yı ve
savaşı konuşuyorlar. Kaygılı ve ilgili bir bekleyiş içindeler.
Türk Hava Yolları'nın seferi yoktu. İki yıldır haftada üç gün sefer koymuşlar. Moldova Hava Yolları'nın ise İstanbul'a her gün uçağı var.
Kişinov bize yakın, bize dost bir kent.